Seçime giden Fransa (4)

Fransa'da asıl tartışma göçmenler ve milliyetçilik ekseninde. Türkiye'ye bakışta adayların nüansları var: Le Pen ve Sarkozy, Türkiye'yi asla AB'de istemiyor. Bayrou'nun tavrı da çok uzak değil. Royal hiç olmazsa güzel sözler söylüyor!

Altan ÖYMEN'in yazı dizisi
Haber: ALTAN ÖYMEN / Arşivi

Seçime Fransa'dan bakıldığında görülen manzara şu: Fransız seçim kampanyasının bugünkü ana konuları arasında, 'göçmenler' meselesinin ve -büyük ölçüde onun sonucu sayılan- 'milliyetçi' söylemlerin öne çıktığı muhakkak. Bu yazı dizisinde örneklerini verdik. O 'yeni milliyetçilik' dalgası, AB'nin başka ülkelerinde de boy göstermeye başladı ama, asıl Fransa'da etkili oluyor.
Fakat bu dalganın Fransa'daki asıl hedefi, Türkiye ve Türkler değil... Fransa'ya, büyük kısmı Afrika ülkelerinden olmak üzere, başka ülkelerden gelenler.
Aralarında Müslümanlar çok. Bu, bazı politikacıların 'İslamiyet'i tehlike sayan söylemlerine yol açıyor. Fakat bununla asıl kastedilenler, Fransa'daki Türkler değil.
Zaten olamazlar da... Çünkü, hem diğer ülkelerden gelenlere göre sayıları az. 400 bin civarında. (Almanya'da 2 milyon 700 bin). Hem de büyük çoğunluğu, Fransa'ya, yurtdışından işçiye ihtiyacı olduğu zamanlarda gelip yerleşen iş güç sahibi insanlar...
Bu bakımdan, Le Pen'den Sarkozy'ye kadar sağcı adayların kastettikleri gruplar, başta Paris olmak üzere büyük şehirlerin varoşlarında yaşayan ve önemli bir kısmı da 'oturma izni' sahibi olmayan göçmenler...
Sağ politikacılar, önce, 'belgesiz' diye tanınan o göçmenlere yenilerinin eklenmesini radikal metotlarla önlemek istiyorlar. Sonra da, halen Fransa'da yaşayanların en azından bir bölümünü -gene radikal metotlarla- sınır dışı etmeye kararlı görünüyorlar.
Ayrıca, 'belgeli göçmen'lere de 'Fransız kimliği' kazandırmak üzere projeleri var... Biri, daha önceki yazılarda belirttik, o konuyla uğraşacak bir bakanlık kurmak...
***
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girip girmemesi konusuna gelince... O konudaki söylemler, tabii, doğrudan doğruya Türkiye'yi hedef alıyor.
Burada, şu belli: Hiçbir aday 'Türkiye'yi AB'ye alma'nın isteklisi görünmüyor. Ama aralarında şöyle bir fark var:
Le Pen gibi Sarkozy de, Türkiye'yi AB içinde 'hiçbir zaman' görmek istemiyor. Bayrou'nun da 'Fransa'nın imzaladığı anlaşmaları yok sayamayız' gibi esnek sözler söylese de, aynı tavır içinde olduğu biliniyor.
Adaylardan bir tek Ségolène Royal farklı bir tavır içinde. Türkiye için, hiç olmazsa bazı güzel sözler de söylüyor.
Gerçi o da, bu konunun sonuçta 'referandum' ile karara bağlanacağını hatırlatarak, "Biz referandumun sonucu nasıl çıkarsa onu uygularız" diyor. Ama hiç olmazsa, müzakerelerin sürdürülmesinden yana...
Gerçi o müzakere sürecinde Türkiye'ye sadece sabır tavsiye ediyor. Fakat, hiç olmazsa, Türkiye'nin üyeliğine coğrafi veya dini nedenlerle itiraz edenlere kesin bir dille karşı çıkıyor.
Ayrıca, konunun içine Ermeni konusunu sıkıştırmayı da ihmal etmiyor. O konudaki yasayı Meclis'ten geçiren partisinin, Ermeni seçmenlerini gözetmeyi de ihmal etmemiş oluyor. Bütün bunlara rağmen, sosyalist adayın bu konudaki görüşleri, Sarkozy'ninkilere göre, daha 'medeni' kalıyor.
Ségolène Royal, bu görüşleri, kendisiyle bir söyleşi yapan Marie-Françoise Colombani'nin sorularına karşı açıkladı ve bunlar Royal'in 'Maintenant' (Şimdi) adlı son kitabında yayımlandı.
Tabii, şunu da belirtelim: Kitap 335 sayfa... Türkiye-AB konusu bunun sadece iki sayfasında yer alıyor. Colombani'nin sorularında yer alıp Ségolène'in açıklama yaptığı diğer konular ise, işçi ücretlerinden vergilere, ABD'yle ilişkilerden İran sorununa kadar daha yüzlerce... Yani, Türkiye'nin Fransa seçimi gündemindeki yeri, gene de sınırlı... Ama Türkleri en yakından ilgilendiren soru ile cevabı, tabii, bu.
Onun için o iki sayfanın çevirisini, sağdaki sütunumuza aynen alıyoruz. Onunla birlikte cumhurbaşkanlığı süresi sona ermekte olan Chirac'ın gene şu sırada yayımlanan kitabının ön sözündeki Türkiye bölümünü de yayımlıyoruz. O daha da kısa...
Ama Chirac'ın Türkiye'yle müzakerelerin başlaması kararı alınırken izlediği çizgiye sadık kaldığını gösteriyor.
Chirac'ın partisinin cumhurbaşkanı adayı olan -ve onun yerine geçeceği tahmin edilen- Sarkozy'nin çizgisini ise daha önce anlattık. O iki çizgi yan yana konulunca, Fransa'nın Türkiye politikasında nereden nereye geldiği, daha iyi görülüyor.
Chirac Türkiye konusunda tutarlı
Süresi sona eren Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın önsözünün Türkiye bölümü:
"Türkiye'yle üyelik müzakerelerinin devam etmesinin Avrupa'nın yararına olduğunu sık sık anlattım. Türkiye'ye kapıları kapatmak, izolasyon ve radikalizm eğilimlerini yeniden geri getirir. Bunun tersine, ona, birliğin değerlerini tamamen paylaşacağı noktaya kadar bir değişim geçirme fırsatı vermek, barış davamıza mutlak bir hizmet olur. Ve eğer Türkiye, Avrupa Birliği'ne girişini kesin olarak gerçekleştirirse, dünyanın devleriyle rekabet etmesini sağlayacak büyüklüğe ulaşır.
Her ne olursa olsun, üyelik süreci uzun ve karmaşık olacaktır. Sürecin sonucunun ne olacağı hiçbir yerde yazılı değil. Ama tarihin ilk yıllarından beri Doğu ile Batı arasında bir kavşak olan bu ülkenin, bizim saflarımızdaki yerini alması için, Avrupa'nın o süreci iyi niyetle yürütmesi gerektiğine inanıyorum."
Ségolène Royal, 'Evet, elbette, ama...'
SORU: Türkiye'nin Avrupa'ya girmesinden yana mısınız, değil misiniz?
CEVAP: Ben ilke olarak bunun lehindeyim. Fakat, şimdi hemen değil. Çünkü Avrupa şimdi tıkanmış halde. Genişlemeden önce, yeni bir hız kazanması gerekiyor. Ben bu konuda şunu dedim: "Tutumum Fransız halkının tutumu neyse o olacak." Beni bu yüzden kınadılar. Peki, ne diyeyim? Türkiye'nin katılımı, zaman gelecek, Fransa'da referanduma sunulacak. Referandumun sonucu da, devlet başkanının hangi pozisyonu savunması gerektiğini belirleyecek.
Türkiye'nin, sadece ekonomik değil, aynı zamanda demokratik olan koşulları yerine getirerek Avrupa'ya katılma yeteneğini elde etmesi bir zaman işidir.
Türkiye'nin karşısına coğrafi bir argüman çıkarılamaz. Avrupa, bir arazi parçası değildir... Paul Valery onu, 'Asya kıtasının Batı'ya uzanan küçük bir burnu' olarak değil, bir 'siyasi proje' olarak tanımlar.
Dinî argümanlar ise artık yeterli değildir.
Halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin, bir Hıristiyan milletleri kuruluşu olmayan Avrupa'da elbette yeri vardır.
Doğu'da ve Balkanlarda Avrupa'ya katılmış olan ülkelerde yaşayan Müslümanlar, yüzyıllardan beri tamamen Avrupalı sayılıyor.
Geostratejik açıdan ise, Avrupa'nın Türkiye'nin entegrasyonuyla kazanacağı pek çok şey var. Bu, medeniyetler çatışmasıyla karşı karşıya kalan bir dünyada, çok iyi bir şeydir.
Türk demokratları, Avrupa perspektifinin hukuk devletinin pekişmesine katkıda bulunacağını düşündükleri için, bunu çok istiyorlar.
Bu onların, devletin Ermeni soykırımını tanımayı reddetme yolundaki olumsuz tutumuna karşı mücadelelerine de yardımcı olcaktır.
Yani, Avrupa Konseyi'nin de çok uzun zamandan beri üyesi olan bir ülkenin, Avrupa Birliği'ne kabul edilmesi için, birçok güçlü neden vardır.
***
Türkiye'nin üyeliğine şimdilik karşı çıkma nedenlerim, Türkiye'den
değil, Avrupa'dan kaynaklanıyor. Avrupa'nın bir molaya ve sınırlarının istikrar kazanmasına ihtiyacı var. Zira Avrupalıların çoğu, bugün artık Avrupa'nın nerede başlayıp bittiğini, neye yaradığını ve nereye gittiğini bilmiyor.
Avrupa'nın, yineliyorum, bir araya getirmiş olduğu insanların gündelik hayatına somut yararlar getirdiğini kanıtlaması gerek.
Halka başvurmadan yapılan art arda genişlemeler, demokrasinin inkârı gibi olmuş ve genellikle de kaygı verici büyümeler yaşanmıştır. Üye ülke sayısı gittikçe artarken, politik ve sosyal niteliği olan bir proje giderek belirsiz hale gelmektedir.
Oysa, AB'nin azami genişlemesinin bugün en hararetli yandaşları kimlerdir? Avrupa'nın mümkün olan en az şekilde düzenlenmiş büyük bir pazara indirgenmesini isteyenler.
Türkiye büyük bir ulus ve gururlu bir halktır ve ben, Türkiye'yi Avrupa'ya yakışmayan bir aşağılamayla yargılayanların arasına asla katılmayacağım. Ama Türkiye'yi kabul etmeden önce Avrupa'nın öncelikle kendini sınaması, kendini bulması, projesini vatandaşlarını da içine katarak derinleştirmesi ve somut sonuçlar elde etmesi gerekiyor. Türk dostlarımızın sabırsızlığını anlıyorum, ancak onlardan, Avrupa'nın şu anda kendini yeniden toparlamaya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlamalarını istiyorum.



Portre - Aşırı sağın adayı LE PEN / Candan Pekdaş

Milli Cephe lideri 40 yıldan beri politikada...
Çocukluğu ve gençliği olay çıkarmakla geçen Le Pen, bu alışkanlığını siyasi hayatında da sürdürdü. Bugün de cumhurbaşkanı adayı olarak beşinci seçim kampanyasında...

Milli Cephe'nin 'Fransa'da, Fransız olmayan herkes ve herşeyden nefret eden' aşırı sağcı lideri Jean-Marie Le Pen, cumhurbaşkanlığına beşinci kez aday. Taraftarlarına göre Fransa'nın gururu, muhaliflerine göre utancı...
Le Pen, siyasette 40 yılı devirmesini, beklenmedik ve saldırgan çıkışlarına borçlu. O sayede gündemden hiç düşmüyor.
Tam 16 defa da mahkemeye çıkarılmış, ceza almış. Ama onlardan yılmamış. Belki de memnun olmuş. Çünkü onlar da ününe ün katmasına yaramış.
***
Le Pen, 1928'de Bretagne bölgesinin La Trinite-sur-Mer kasabasında bir balıkçının oğlu olarak doğmuş. 14 yaşındayken babası, botunun mayına çarptığı bir kaza sonucunda denizde kaybolmuş... Jean-Marie'nin çocukluk hayatının geri kalanı devlet yurdunda geçmiş.
Çocukluk arkadaşı Andre Bellec, Le Pen'in şiddete yatkınlığını, 'Hep olay çıkarırdık' diye anlatıyor. Zaten o yüzden kasabalılar, sokak lambalarını sapanla indiren 'ikili'den yaka silker olmuş.
Liseyi bitirdikten sonraki yıllarının özeti de şu:
Paris'te hukuk ve siyaset öğrenimi gördüğü yıllarda, birçok kez, saldırı suçundan hüküm giydi. Başlıca işi 'Cocos'larla, yani komünistlerle sokak kavgalarına girmek olan aşırı sağ hareketlerin içindeydi.
Ama bazen işlediği suçların nedenleri ideolojik değildi. 1950'de kabare çalışanlarını dövmekten, 1951'de de sarhoş halde bir kiliseye dalıp bir rahibe hakaret yağdırmaktan karakolluk oldu.
Askerliği sırasında paraşütçü olarak Süveyş ve Hindiçini savaşlarına katıldı.
Siyasete ilk adımını 1956'da attı. 28 yaşındayken Pierre Poujade'ın sağcı 'Esnaflar Partisi'nden milletvekili seçildi. Böylece Fransa'nın en genç milletvekili unvanını kazandı. Ancak yeni işini o kadar sevmedi. Birkaç ay sonra görevi bırakıp Cezayir'in yolunu tuttu. Orada kazandığı unvan, 'işkenceci'... 1962'de Combat gazetesiyle mülakatında bunu doğruladı. "İşkence ettim. Çünkü mecburdum" dedi. Sonradan fikir değiştirdi. Hakkındaki iddiaları reddetti. Şimdi de, 'işkence yapıldığından sadece haberdar olduğu'nu söylüyor.
Le Pen'in ondan sonraki hayatında politikayla birlikte, yayıncılık da var. 1963'te bir yayınevi kurdu. Hitler, Lenin ve De Gaulle gibi kişilerin hayat hikâyelerini bastı. Ancak içinde 'Yaşasın Hitler' ve 'Nazi Partisi'ne övgü' gibi marşların yer aldığı bir plağı piyasaya sürünce, 'savaş suçlarını övme' suçundan mahkûm oldu.
1972'de ise kendi partisi Milli Cephe'yi kurdu. Kurucular arasında işgal yıllarında Nazi ordularıyla işbirliği yapan politikacılar da yer aldı.
Le Pen'in siyasetteki güçlenmesi, bir miras sayesinde oldu. 1976'da Lambert Çimentoları'nın sahibi Hubert Lambert, düşüncelerini beğendiği Le Pen'e 30 milyon franklık bir servet ile Montretout'daki şatosunu bıraktı. Milli Cephe başkanı, bununla partisini daha da geliştirdi.
İlk önemli başarısı, 1984'teki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 11 oy almasıydı. 1986 seçiminde de, yüzde 9.7 oy oranıyla Fransa parlamentosuna 35 milletvekili soktu.
Bu başarısı, Le Pen'ciler gibi Avrupa'nın bütünleşmesine karşı çıkan komünistlerin zayıflaması ve oyların Milli Cephe'ye kaymasıyla açıklandı.
Le Pen, böylece hem sağın, hem solun başarısızlıklarından sürekli beslendi. 1988'deki cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 14, 1995'te ise yüzde 15 oy aldı.
Ancak asıl oy patlaması, malum, 2002'deki cumhurbaşkanlığı seçimindeydi. İlk turda yüzde 16.86 oy alıp, Sosyalist Jospin'i alt ederek, Chirac'la ikinci tura kalınca ortalık karıştı. Fransız halkı, ellerinde 'Utanıyorum' pankartlarıyla sokağa döküldü. İkinci tur, Le Pen karşıtı referanduma dönüştü. İkinci turda oylarını ancak yüzde 1 arttırabilen Le Pen, oylarını yüzde 82'ye çıkaran Chirac'ın karşısında beklenen yenilgiye uğradı.
***
Le Pen'in sabıka sicili hayli kabarık. 1991'de 'Gaz odaları tarihin bir ayrıntısıdır' deyince 500 bin Fransız Frangı tazminat cezasına çarptırıldı. 1997'de aynı lafı bu kez Münih'teki bir konferansta söyleyince yine 500 bin frank tazminat ödedi.
Avrupa Parlamentosu ise aynı suçtan 1998'de 'parlamenter dokunulmazlığı'nı kaldırdı. Aynı yıl Sosyalist milletvekili adayı Annette Peulvast-Bergeral'e hakaret edip fiziksel saldırıda bulununca büyük tepki çekti. Bu, Le Pen'e bir yıl hapis, iki yıl siyasal seçilme hakkından men cezasına çarptırılmasına ve 20 bin franklık tazminat ödemesine mal oldu. Hapis cezası tecil edilirken, iki yıllık seçilme yasağı da temyizde bir yıla indirilerek onandı.
Le Pen'in özel hayatı da siyasi hayatı gibi renkli... 1960'da evlendiği -üç kızının annesi ve dokuz torununun anneannesi-Pierrette'ten 1987'de olaylı biçimde ayrıldı.
Gazetelerde, eşinin, ayrıldıktan sonra geçim güçlüğü çektiği yazıldı. Le Pen, bu yüzden, "Kendi zenginliğine rağmen eski eşine yardım etmiyor" diye eleştirildi.
Ama buna karşı Playboy dergisine verdiği bir demeçte, eşi için dedi ki: "Paraya ihtiyacı varsa evlerde temizlik yapsın."
Ama dokuz torunlu eski eşinden hiç beklemediği bir yanıt aldı. Pierrette, Playboy dergisine, hizmetçi önlüğü ile çıplak pozlar verdi. Olay Fransa'da büyük yankılar yaptı.
***
Le Pen'in 1991'de evlendiği ikinci eşi Jany Paschos ise İzmir doğumlu bir Fransız.
Jany, eski eş Pierrette'in 'zalim' diye niteleyip "Evi demir yumrukla yönettiği için onu terk ettim" dediği Le Pen için "Yumuşak mizaçlı ve başarılı bir erkek" diyor.
Aşırı sağcı liderin en büyük yardımcısı, kızı ve fikirdaşı Marine. Marine'in resmî görevi de öyle. Milli Cephe'nin Başkan Yardımcısı. Bu yüzden babasının halefi olacağı belirtiliyor.
Ama Le Pen buna henüz hazır değil. Haleflik konusunu düşünme vaktinin gelmediğini belirtiyor. "Ben kendimi şimdilik mücadele dışı hissetmiyorum." diyor. İlerleyen yaşına karşın aday olmasını eleştirenlere de, "Papa ve Castro'dan gencim" yanıtını veriyor.
***
Le Pen'in bazı "özdeyiş"leri şunlardı İnsan hakları: "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 20'nci yüzyıldaki büyük totaliter hareketlerin anasıdır. Zira hümanizm eğilimleri kısa süre sonra teröre dönüşüyor."
Kadın hakları: "Vücudunuzun size ait olduğu savı tamamıyla saçma. Vücudunuz hayata ve kısmen de ulusa aittir..."
Göç: "Gelenler, bize kendi geleneklerini, dinlerini empoze ediyor ve ruhumuzu çalıyor... Göç dalgası bizi yıkacak ve sular altında bırakacak."
Irklar: "Irkların eşit olmadığına inanıyorum... Bu bir gerçek."
Faşizm ve Nazizm: "Nazi Partisi'nin aşırı sağ olduğu söylenemez. Faşizm ve Nazizm sosyalistlerden önce Fransız Devrimi'nin çocuklarıdır, sol hareketlerdir."

  • YARIN: Bayrou'nun şansı artıyor mu?