Seçimler atomdan daha patlayıcı çıktı

Seçimler atomdan daha patlayıcı çıktı
Seçimler atomdan daha patlayıcı çıktı

12 Haziran?daki seçimle şoke olan İranlılar birkaç hafta sokakları boş bırakmadı. Nida adlı genç kızın Besiç kurşunuyla ölmesi, rejimin zorbalığının sembolü oldu. FOTOĞRAFLAR: AFP, AP

İran'da 12 Haziran cumhurbaşkanlığı seçimi tüm dünyayı heyecanlandırdı. Ahmedinecad'ın şaibeli zaferi reformcuları sokağa dökerken, İslam Devrimi'nden beri en derin sarsıntıyı yaşayan rejim biçare zorbalığa başvurdu Latinler yıllar sonra, Honduras'taki kurumsal darbeyle sarsılırken, Japonlar yarım yüzyılın ardından ilk kez solu iktidara getirdi. Sri Lanka'da Tamillerin işi bitti. İtalya'da Berlusconi kendini skandallarıyla var etmeyi bildi

İran’da yeni devrimin ayak sesi mi?
İran İslam Cumhuriyeti, 2009’u derin sarsıntılarla geçirdi. Takvimler 12 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerine ayarlıyken, siyasi arenada akla gelmedik gelişmeler oldu. 2005’te Karun kadar zengin kıdemli Haşimi Rafsancani’nin tozunu attırıp cumhurbaşkanlığına seçilmiş aşırı muhafazakâr Mahmud Ahmedinecad popülist söylemi ve nükleer programın da gazıyla hatırı sayılır desteğini korumaktaydı lakin ekonominin durumu feciydi. Sol cephedeyse dikkatler 1997-2005 yıllarında ılımlı gündemiyle reform umutlarını canlandırmış ama muhafazakâr rejimin kıskacında başarısız olmuş Muhammed Hatemi’ye çevrildi. Herkes yine sahneye çıkmasını beklerken, o şubatta zar zor ikna olduğu adaylıktan çark etti. Bu cephede esamisi okunmayan eski Meclis Başkanı Mehdi Kerrubi’nin dışında başka biri sivriliyordu: 1980-1988 yıllarının başbakanı Mir Hüseyin Musavi.

Musavi sürprizi
Devrimin lideri Ayetullah Humeyni’nin ‘parlak çocuğu’ydu o. Irak’la savaşta ülkeyi ekonomik ve siyasi açıdan düze çıkarmıştı. 1980’lerin sonunda Rafsancani ile bugünkü dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in çalımını yemiş, başbakanlık makamı ortadan kaldırılınca siyasete küsmüş, 20 yıla  yakın, mesleği mi-
marlıkla iştigal edip Hatemi’ye danışmanlık yapmış, İran Sanat Akademisi başkanlığındaki mütevazı köşesinde saygınlığını korumuştu. Arkasında Hatemi’nin yanı sıra Ahmedinecad’a diş bileyen Rafsancani’nin de desteği vardı. İslam Devrimi’nin ilkelerine bağlı olan Musavi, dünyayla barışmayı ve ambargolarla köşeye sıkışmış ekonomiyi hale yola sokmayı vaat ediyordu. Ortanın altı sınıflara vaatleri de Ahmedinecad’ınkilerle çakışıyordu: Sosyal adalet.
Seçimler yaklaşırken kampanyası hız almış, eski günleri yâd eden orta sınıfın yanı sıra reform umutlarını Hatemi’yle gömmüş genç kuşağın da desteğini toplamıştı. Kendisi gibi ressam olan eşi Prof. Zehra Rahnavard eşliğinde meydanları hınca hınç dolduruyordu. Dünya da Barack Obama’nın seçildiği Washington’a Tahran’dan bir muhatap çıkacağı umuduna kapılmıştı.

Tahran’ın şoke olduğu an
12 Haziran’daki seçime nefes kesen bir atmosferde gidildi. Dört aday vardı: Muhafazakar cephede Ahmedinecad’ın yanı sıra eski Devrim Muhafızları komutanı Muhsin Rızai. Reformcu cephede de Musavi ile Kerrubi. Lakin yarış Ahmedinecad ile Musavi arasındaydı. Oylamanın dört kez uzatıldığı seçim günü yüzde 85’lik rekor katılım olurken, galibinin yüzde 62 oranıyla Ahmedinecad olduğu, Musavi’nin yüzde 33’te kaldığı duyurulunca Tahran adeta şoke oldu. Musavi “Seçimi açık ara kazandık” iddiasındaydı. İlk şokun ardından ertesi günü sokak gösterileri gecikmedi. Musavi ısrarla sandığa hile karıştırıldığını söyledi. Tahran’da Musavi kampanyasının yeşil rengine bürünen onbinler ‘Oyumuzu geri verin’ sloganıyla sokağa döküldü. Engellemelere rağmen cep telefonları ve twitter üzerinden gösteriler organize edildi, Tahran felç oldu. Şah dönemindeki gibi geceleri çatılardan protesto niteliğindeki tekbir sesleri işitildi. Sükûnet hasıl olmayınca ağırlığını açıkça Ahmedinecad’dan yana koymuş Hamaney’in ültimatomu geldi: “Gösterileri bitirin, kan dökülürse sorumlusunuz.” Ama kanı asıl döken rejimin polisleri ve sivil milisleri olan Besiçlerdi. Muhalefet birkaç haftada bastırırken, acımasızlığının sembolü sokak ortasında Besiç kurşunuyla kurban verilen Nida adlı genç kız olacaktı. 

Montazeri faktörü
Rejim kurumsal yapıdaki fırtınayı kısa sürede dindirdi, yaz boyu dünya reformcu cephenin liderlerinin tutuklanıp ‘rejimi devirmek isteyen Batı’nın ajanları olmakla’ suçlanmasına tanıklık etti. Hatemi bu kez direnişe geçerken, Rafsancani bir ara gösterilere liderlik eden kızı Faize’nin tutuklanmasına bile ses etmedi.
Yine de reform cephesinin kolay susturulamayacağı, Humeyni’nin halefiyken eleştirileri yüzünden bir kenara itilmiş Büyük Ayetullah Hüseyin Ali Montazeri’nin aralıkta gelen ölümü ve Aşure Günü vesilesiyle bu kez doğrudan ‘Hamaney’i devirme’ hedefiyle kitlelerin yine sokağa dökülmesiyle anlaşılıyor. İran 2010’da da mühim sarsıntılara gebe.

Berlusconi   ‘reality şovu’ bitmez
İtalya’da yeniden seçilir seçilmez 2. Dünya Savaşı’ndan beri en ‘sağcı’ kabineyi kuran Başbakan Silvio Berlusconi için 2009 ‘reailty show’ları aratmayacak skandallarla geçti. Her şey Silvio’nun kendi kızına çok gördüğü halde 18’lik bir modelin doğum gününe katılmasıyla başladı. Kocasının genç kızla sembolik düğün provası yaptığını haber alan eşi derhal boşanma davası açarken, bir başka skandal El Pais gazetesinin Berlusconi’nin Sardinya’daki villasında çekilen yarı çıplak şahısları sergilediği fotoğrafı yayımlamasıyla geldi. Arada penisi görünen konuğun eski Çekya Başbakanı Mirev Topolonek olduğu anlaşıldı. Bunu hayat kadını Patrizia D’Addario’nun İtalyan lideriyle yatak odası maceralarını medyaya ifşası izledi. Bu arada yolsuzluk ithamlarından dokunulmazlık zırhıyla kaçan Berlusconi, ekimde bu imtiyazlarını da yitirince başına yeniden yargı çorabı örüldü. Sonra bir mafya tetikçisi bu kez siyasette yükselmeden mafyayla ilişkisi olduğu ve onlar için çalışacağını söylediği iddiasını ortaya atıverdi.
Bunlara rağmen anketler Berlusconi’nin “Halk benden iyisini bulamaz” sözlerini haklı çıkarırken, Milano mitinginde akli dengesi bozuk Massimo Tartaglia adlı vatandaşın Duomo katedralinin heykelciğiyle burnu ve dişlerinin kırılmasına yol açan saldırısına uğraması popülaritesini pekiştirdi. Berlusconi, hastaneye gelen kolonya ve çiçek kokuları arasından yıla “Sevgi her zaman nefreti yener” sözüyle nokta koydu. 

İran’la nükleer hesaplaşmada mola yılı
2009’da dünya İran’ın nükleer programı etrafında estirilen fırtına ile yatıp kalktı. İran’ın nükleer enerjiyi salt barışçı amaçlı arzuladığı şüphelerinin asıl sebepleri elbette İslami rejimini muhafaza etmesi; Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın (NPT) imzacısı bile değilken kimsenin ses etmediği Ortadoğu’nun tek nükleer gücü İsrail’e dayılanmaktan vazgeçmemesi; Batı’nın sömürgeci geçmişini her daim yüzüne vurmasıydı. Petrol kaynağı üzerinde yüzerken, ekonominin kötü yönetimi ve ambargolar nedeniyle bunu kafi düzeyde servete çeviremeyen İran’ın, nükleer programı üzerinden bölgesel güç olma arzusu ise kaşların iyice havaya kalkmasına yol açtı.  Bush yönetiminin İsrail’le elbirliğiyle savurduğu tehditlerle geçen sekiz yılın ardından, ABD’de Barack Obama’nın seçilmesiyle, 2009, İran’la nükleer kapışmada mola oldu. Obama, Tahran’a diyalog, uluslararası topluma çözüm mesajı verdi. Yine de havuç-sopa taktiğiyle İran’a nükleer hevesinin barışçı olduğunu ispat için eylül mühletini koydu.  

Meseledeki bit yeniği
İşin bit yeniği İran’ın giderek artan oranda uranyum zenginleştirmesinde. Bu sayede nükleer yakıt elde eden İran’ın zenginleştirmeyi atom silahı da yapabilecek düzeye ulaştırması baş endişe kaynağı. Gel gör ki, İran’ın NPT imzacısı olarak uranyum zenginleştirmeye yasal hakkı var. Hal böyle olunca, nükleer müzakereler zenginleştirmenin sınırlandırılması üzerine oturtuldu. Ama nafile! İranlılar, 9 Eylül’de tamamı nükleer güç olan BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri ABD, Britanya, Fransa, Rusya ve Çin ile Almanya’dan oluşan 5+1 grubuna özetle ‘nükleer silahları tümüyle yok edip, tüm ülkelerin temiz nükleer enerji kullanımı hakkını teslim edelim’ önerisini sundu. Eh Obama ‘nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya’ çağrısı yapmamış mıydı? Gel gör ki, 5+1’ler öneriyi beğenmezken, Obama eylül sonunda BM Genel Kurul’unda ‘nükleer silahların azaltılması ve topyekûn silahsızlanma’ çağrısıyla diplomatik çalımını attı. İran’ın sessiz sedasız Kum yakınında yeni uranyum zenginleştirme tesisi kurduğunun sızması da şüpheleri artırırken, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı İbrahim El Baradey görev süresi kasımda dolmadan bir uzlaşma için kolları sıvadı. İran’ın sadece yüzde 5 oranında zenginleştireceği uranyumun Rusya’da zenginleşme düzeyinin yüzde 20’ye çıkarılması, kafi teknolojiye sahip Fransa’da da nükleer yakıta çevrilmesi önerildi. Bu arada uranyum Türkiye’de depolanacaktı. Lakin bu bağımlılık anlamına gelirken, geçmişte de Batı’nın emanet servetlerine el koymasına tanıklık etmiş İran öneriye olur vermiş değil. Nükleer yakıtı alıp uranyumunu parça parça yollama karşı önerisini getirdi. Lakin İran’ın uzun menzilli füze denemelerine de sinirlenen ABD yeni BM yaptırımları için kolları sıvadı. 2010’da nükleer oyunun yeni aşamalarını birlikte göreceğiz.

Samuraylar ülkesinde ‘ABD karşıtı’ bir solcu
Küresel ekonomik krizin sarstığı, ABD’nin inişe, Çin’in yükselişe geçtiği sırada samuraylar ülkesinde yarım asırdır ilk kez sol iktidara geldi. Dünyanın ABD ve AB’den sonra en güçlü ekonomisinde Japon Demokrat Partisi (DPJ), Sosyal Demokrat Parti ve Halkın Yeni Partisi’nin hükümeti kurması, sıradan bir seçim haberi gibi gözükebilir, ama madalyonun öbür yüzünde ABD açısından en büyük dış politika riskini içeriyor. Zira bağımsız dış politika ve Çin ile yakınlaşma meraklısı yeni iktidar, Japonya’yı iki atom bombasının akabinde Nisan 1952’ye dek işgal eden, sonrasında mandası gibi kullanan ABD’yi 47 bin askeri ve üsleriyle birlikte kapıya koyması ihtimalini -küçük de olsa- barındırıyor. Bu da ABD’nin Asya politikasının yerle yeksan edebilir ki, bölgedeki rakipleri bile şu sıra bunu istemez.
O yüzden Washington’ın gözü, ‘Japonya’nın Kennedy hanedanlığı’ndan gelen, lakabı ‘E.T.’ ve ‘uzaylı’ olan Başbakan Yukio Hatoyoma’nın üzerinde. Seçim arifesinde New York Times’a yazdığı makalede ABD politikalarını kıyasıya eleştiren Hatoyama, ilk iş Afganistan’daki ABD askerlerine lojistik desteği kesip Okinawa’daki üslerin yenilenmesi anlaşmasını erteleyerek Obama’ya ecel terleri döktürüyor. Önde gelen Amerikan gazetelerinde Hatoyama’nın ayağının kaydırılabileceği açıkça dile getirilirken, seçim kampanyasında bağış yolsuzluğu skandalının patlaması kimseyi şaşırtmadı.

Tamil Kaplanları 37 yıl sonra ezildi, Sri Lanka kan gölüne döndü
Hint Okyanusu’nun güneyindeki ada ülkesi Sri Lanka, Tamil azınlığa ana etnik grup Sinhalalarla eşit haklar talebiyle silahlı mücadele veren Tamil Kaplanları’yla 37 yıldır sürdürdüğü savaşını kazandı. Mayısta Tamilleri kuzeydeki ormanlık bölgede köşeye sıkıştıran ordunun aradaki siviller hatırına çok da fazla ileri gitmeyeceği hesabı yanlış çıktı. Ürdün’ü ziyaret etmekte olan Devlet Başkanı Mahinda Rajapakse’nın, “Terörizmi ezip geçmiş ülkenin lideri olarak ülkeme döneceğim” mesajını alan askerler başkanlarını Tamil Kaplanları’nın lideri Velupillai Prabhakaran’nın kellesiyle karşıladı. Otopsiler ve fotoğraf arşivlerinin taranmasıyla “Evet evet, bu o” denildi. 70 bin ölüyle dolu 37 yıllık iç savaşın son düdüğü de bu zafer şarkıları eşliğinde çalındı. Ardından savaş harcamalarıyla meteliğe kurşun atar olmuş hükümetin imdadına IMF yetişti. Savunma masrafları kısıldı, ‘sözde demokrasiyle’ çok iyi giden can simidi krediler geldi. Savaşın tarih kitaplarına yazılsın diye bıraktıkları ise kucağındaki bebeklerle denizden derme çatma teknelerle kaçan kadınlar, hastaneler bile vurulduğundan yol kenarındaki bodur ağaçların gölgesinde tedavi gören yaralı siviller oldu. 

Latinlere kurumsal darbe şoku
ABD destekli darbeler mezarlığı Latin Amerika’daki ülkelerden Honduras’ta kongre, yargı ve ordu ‘bir sabah ansızın’ Devlet Başkanı Manuel Zeleya’yı devirip pijamalarıyla sürgüne yolladı. Zeleya, ‘Reform geçirmez’ maddelerlerle ülkeye adeta zırhlı bir yargı atmosferi dayatan 1983 anayasasının ‘manuel ayarlarıyla’ oynayayım derken koltuktan oldu. Tek derdi Latin sol kuşakta moda olan bir dönemle sınırlı başkanlık süresini uzatmayı halka danışmaktı. Orduya kabineyi veto hakkı bile veren anayasa ‘reform diyen memuru azledilir’ gibi bir madde içerdiğinden 28 Haziran darbesi gecikmedi. 2006’da Liberal Parti’den seçilmişken tez zamanda Venezüella’nın solcu lideri Hugo Chavez’in kankası olan Zeleya, ülkesine havadan dönmesine izin verilmeyince dört ay sonra dere tepe aşıp başkent Tegucigalpa’daki Brezilya elçiliğine sığındı. Darbeci Başkan Roberto Micheletti, Zeleya’yı iktidara döndürme pazarlığı yapıyor görüntüsüyle yardımları kesen ABD ile dünyayı 29 Kasım’daki seçimlere dek oyaladı. Ve seçimde yüzde 35 gibi sefil bir katılım oranıyla muhafazkâr Ulusal Parti adayı Porifio Lobo iktidara gelirken, Zeleya darbeye inat Brezilya elçiliğinde. 

DERLEYENLER: Ceyda Karan/Gülriz Ergöz/Fehim Taştekin/Osman Kaytazoğlu


    ETİKETLER:

    Silvio Berlusconi