Şirketlere Gezi dersleri

Türkiye şirketleri de gelişmiş demokrasilerdeki gibi paydaş ilişkilerini yönetmek için yeni yetkinlikler edinmek durumunda kalacaklar.
Haber: Dr. MELSA ARARAT* / Arşivi

Gezi Parkı, Türkiye ’de sivil toplum hareketinin bir eşik noktasına geldiğini gösterdi. Gösterilerin söylemi genç aydınların evrensel değerleri benimsediğine, ancak Müslüman aydınlar arasında Türkiye’ye yakıştırılan İslam dünyası liderliği rolünün altını dolduracak bir aydınlanmanın henüz ortada görülmediğine işaret etti. ‘Occupy London’ sürecinde St.Paul Meydanı’nın işgaline karşı İngiliz Kilisesi liderliğinin yasal da olsa polis müdahalesine yeşil ışık yakan ruhbanları istifa etmek zorunda bırakan bilgeliğinden Türkiye’de eser yoktu.

Olaylar yurtiçinde ve yurtdışında ekonomik, politik ve sosyolojik pek çok yoruma yol açtı. Ancak olayların şirketler için ne anlama geldiği konusunda pek bir şey söylenmedi. Gezi Parkı sürecinin şirketler açısından uzun vadeli sonuçlarını konuşmak için henüz erken olsa da yaşananlardan çıkarılması gereken üç temel ders var.

Politik riskin önemi
Demokrasinin konsolide olmadığı ülkelerde katılımcı süreçler henüz kurumsallaşmadığından politik risk gelişmiş demokrasilere kıyasla daha yüksektir. Zira devletin opaklığı ve bağımsız medyanın güçsüzlüğü toplumsal hoşnutsuzluğun boyutlarının görünür olmasını engeller. Bu ülkelerde faaliyet gösteren şirketler politik riskleri tetikleyebilecek unsurları yakından izlemek ve olası senaryolara karşı hazırlıklı olmak zorundadırlar. Nitekim Gezi Parkı süreci yüzeyden algılananın tersine Türkiye’de politik dengelerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Sürecin gelişimine bağlı olarak bazı şirketlerin gelişmelerden olumsuz etkileneceği, bazı şirketlerin ise ortaya çıkan resmi doğru yorumlayarak fırsatları değerlendirecekleri söylenebilir. Cem Boyner’in göstericilerin taleplerini desteklediğini belirtmesinin ardından Boyner Holding’in kaydettiği değer kayıplarının uzun vadede hangi yönde gelişeceğini bilemiyoruz. Doğuş Holding medya şirketlerinin olayları yok varsayarak otosansür uyguladıkları savıyla holdingin kontrolündeki Garanti Bankası’na yönelik müşteri tepkilerine karşı CEO’nun göstericilerin değerlerini paylaştığını dile getiren beyanının bu tepkileri dengelemeye mi yaradığı yoksa grupla hükümetin arasının açılmasına ve uzun vadede daha fazla değer kaybına mı yol açacağı henüz belli değil. Ancak CEO’nun bu ödünleşimleri hesaplamadığını düşünmek yanlış olur. Nitekim diğer bankalar Başbakan’ın ‘faiz lobisi’ suçlamalarının hedefi olmaktan kurtulamadılar. Bu suçlamalara karşı sektör polemiğe girmeyerek kısa dönemli piyasa risklerini yönetmeyi başardı. Olayların uzun dönemli sonuçlarını hep birlikte izleyeceğiz.

Paydaş yönetimi
Gezi Parkı sürecinde yurttaşlar, şirketler üzerinde bir denetim gücü oluşturabileceklerinin, şirketlerin toplumsal etkilerini aktif bir biçimde sorgulayacaklarının ve uygun gördükleri şirketleri ödüllendireceklerinin işaretlerini verdiler. Bu bağlamda ülkedeki yasal çerçevenin kamu vicdanının gerisinde kaldığını söylemek gerekir. Bundan böyle sosyal sorumluluk ve sürdürülebilirlik liderliğine soyunan şirketlerin yalnızca yasal yükümlülüklerini yerine getirerek kurumsal iletişim bölümleri marifetiyle itibar kazanmaları zorlaşacak. Toplumsal meşruiyet, henüz hukukta cisimleşmemiş değerleri benimsemekten geçecek. Türkiye şirketleri de gelişmiş demokrasilerdeki gibi paydaş ilişkilerini yönetmek için yeni yetkinlikler edinmek durumunda kalacaklar. Toplumsal hassasiyetleri ve yükselen değerleri iş stratejileri ile ilişkilendirecek entelektüel derinliğe sahip olmayan liderler ve şirketleri uzun ömürlü olmayacaklar.

Holding yapılarını sorgulamak
İş grubu yapılanmalarının ortaya çıkış sebepleri arasında hukukun üstün olmadığı piyasalarda güvenilirliğin sağladığı rekabet avantajı gösterilir. Güvenilirlik itibarlı iş gruplarına bağlı şirketlere daha baştan değer olarak yansır. Nitekim belli başlı iş gruplarına bağlı şirketler geçmişte emsallerinden daha kârlı ve değerli olmuşlardır. Ancak Gezi Parkı süreci iş grubu yapılanmalarının riskin tüm şirketlere sirayetine yol açan bir risk çarpanı olarak da işlev görebileceğini gösterdi. Özellikle bankaların grup yapıları içinde yer alması sadece itibar riskinin sirayeti açısından değil, finansal ve piyasa risklerinin diğer şirketlere sirayeti açısından da sorunlu. Benzer şekilde, iş grupları içinde yer alan medya şirketleri medyanın haksız rekabet üstünlüğü sağlama amacıyla kullanılması ve iş çıkarlarının basın özgürlüğünü engellemesi olasılıklarına karşı oluşabilecek muhtemel tepkiler nedeniyle diğer grup şirketleri için risk kaynağı.

Kısacası Gezi Parkı şirketlere yönetişim yapılarını ve risk yönetim süreçlerini güçlendirmeleri konusunda bir uyarı olmalıdır. Diğer yandan iş gruplarının yöneticileri grup yapılarının kontrol eden ortaklara sağladığı avantajların giderek azaldığını dikkate alarak ortak kimlik/marka kullanmanın risklerini daha dikkatle değerlendirmelidirler.

*Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi