Siyasetsizlik çökertiyor

Türkiye siyaseti, icinde pek çok 'acayipliği' barındıran, sürprizlerin sıradanlaştığı bir alan. Son dönemlerde bu acayipliklerin hem yoğunluğunun hem de derecesinin arttığını söyleyebiliriz...
Haber: CENK SARAÇOĞLU / Arşivi

Türkiye siyaseti, icinde pek çok 'acayipliği' barındıran, sürprizlerin sıradanlaştığı bir alan. Son dönemlerde bu acayipliklerin hem yoğunluğunun hem de derecesinin arttığını söyleyebiliriz...
Rahşan Ecevit'in 'Din elden gidiyor' hezeyanları, MHP'lilerin Haliç'te kayık yüzdürmesi, Devlet Bahçeli'nin Adana'daki mitingde azınlıklara karşı 'milliyetçi' faaliyetlerde bulunmuş atalarını anması, Deniz Baykal'ın kendisine yönelik transatlantik komplolardan dem vurması... Ama hepsinden önemlisi, CHP'nin acil bir kararla kongreye gidiyor olması ve bundan daha da acayibi kongredeki rekabetin 'favori' taraflarından birinin Deniz Baykal birinin de Mustafa Sarıgül olması.
Birbirinden kopuk gibi gözüken bu 'enteresan' gelişmelerin her birinin Türkiye siyasetinin bugün ulaştığı nokta göz önüne alındığında ortak bir anlamı var: Türkiye'de düzen içi siyaset, kurumlarıyla ve partileriyle gittikçe derinleşen büyük bir siyasetsizlik krizi içinde. CHP Kongresi yaklaşırken parti içindeki gelişmeler bunun en açık göstergesi. Bugün CHP'nin kongre sürecini izleyerek, Türkiye siyasetinin geneli hakkında birtakım kanaatlere ulaşmak mümkün.
Önemi, önemsizliğinde!
Yanlış anlaşılmasın: Bu, CHP Kongresi'nin Türkiye siyaseti açısından hayati bir önem arz ettiği anlamına gelmiyor. Tam tersine bugün CHP Kongresi Türkiye siyasetine herhangi ciddi bir tesirde bulunmayacaktır.
CHP Kongresi'nin kendisinden çok daha önemli olan, bu kongrenin hicbir şey ifade etmemesi gerçeğidir! Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği'nin çözülüşüyle birlikte dunya çapında hegemonyasını tesis eden neo-liberalizm, önerdiği uzun vadeli, sabit reçetelerle Türkiye ekonomisini ve siyasetini serbest piyasa ekonomisinin küresel gereklilikleri uyarınca disipline etti, etmeye de devam ediyor. 1990'lardan itibaren, Türkiye'nin ekonomi -politikası, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans organizasyonlarının neo-liberal yapısal uyum programlarına dayandırılmış durumda.
Sosyal demokratından, muhafazakâr demokratına, milliyetçi 'solcusundan', İslamcısına iktidar alanına dahil olmuş bütün düzen içi siyasi özneler, şimdiye kadar IMF tarafından hazırlanan uzun vadeli ekonomik programları hayata geçirmek için gereken adımları atmakta tereddüt etmediler.
Neo-liberalizmin hegemonyası, kendisini yalnızca Türkiye'de değil, tüm dünyada, ve özellikle Avrupa'da belirgin bir şekilde hissettirdi. Öyle ki, eskiden refah devleti eksenli politikaların savunucusu olan İngilitere'deki İşçi Partisi, ve Almanya'daki Sosyal Demokrat Parti (SDP), bu ülkelerde emekçilerin kazandığı pek çok ekonomik hak ve güvencenin altını oymakta bu ülkelerdeki muhafazakar ve liberal partilerden geri kalmadılar; hatta süreci daha da hızlandırdılar.
'Yeni dünya'
Muhalefetteyken kamucu fikirlerin hasbelkader sözcülüğünü yapmış, Almanya'daki Yeşiller bile SDP ile olan koalisyon ortaklığı boyunca Alman neo-liberalizmini dizginlemeye dönük herhangi bir çaba sarf edemedi. Kısacası, bu süreçte, kendini düzen içinde konumlandıran bütün siyasal özneler yüzeydeki, söylemsel ve biçimsel ve mekân-bağlamlı tüm farklılıklarına rağmen neo-liberal politikaları uygulamaktaki kararlılıklarıyla bir birlerinden ayırt edilemez hale geldiler.
Türkiye'deki 'status quo' ile çok sıkı bağları olan CHP'nin de bundan kaçmasına olanak yoktu. O da, Türkiye'deki tüm diğer düzen içi partiler gibi, özelleştirmeler, işçi hakları, toplumsal adalet gibi konularda bu büyük küresel koroya içtenlikle katıldı:
Dünya değişiyor, devlet küçülüyor!
Bu durum, CHP'nin içinde bulunduğumuz AB sürecinde herhangi somut bir alternatif üretememesiyle iyiden iyiye derinleşti. Öyle ki, AB'de aynen IMF gibi, Türkiye'nin önüne uzun bir sürece yayılan ekonomik ve siyasal bir program koymuş, ve Türkiye'yi bu programa partilerüstü bir sadakatle bağlı kalmaya zorlamıştı. Türkiye'deki tarım emekçileri, ve hatta toplumun tüm çalışan kesimleri için uzun vadede ciddi olumsuz sonuçlar doğurmaya gebe AB üyeliğine karşı, CHP süreci sorgulamak bir yana, kimilerinin yapıcı muhalefet dedikleri bir anlayışla olan biteni büyük bir kayıtsızlıkla seyretmeyi tercih etti. Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin partilerüstü bir düzenlemeye tabi olduğu şu dönemde, düzenin genel olarak gidişatını sorgulayamayarak politika yapamaz proje üretemez hale geldi CHP.
AKP ile bir farkı yok
Nihayetinde CHP'nin, toplumun bütününü ilgilendiren ekonomik ve siyasi konularda, özellikle de Türkiye'de gitgide derinleşen yoksulluk mevzu olduğunda, bir diğer neo-liberal parti AKP'den hiçbir farkı kalmadı. Bu durumda CHP'nin, AKP'den farklılaşmak ve böylelikle siyasetteki varlık nedenini muhafaza etmek adına geçmişten gelme Kemalist reflekslerine sığınmaktan başka çaresi yoktu. AB sürecinin yakıcılığı içinde CHP bunu bile beceremedi.
Bu genel tablo içinde CHP'de yaşanan siyasi skandallara fazla şaşırmamak lazım. Bu skandallar, bir düzen partisinin yaşadığı siyasetsizleşme, ideolojisizleşme ve varlık nedenini yitirme gibi çok daha derinlerdeki bir krizin yüzeydeki görüntüsüdür. Aynı kriz Rahşan Ecevit'e 'Din elden gitti gidecek' dedirtmiş, iktidardayken IMF buyrukları karşısında yelkenleri suya indiren MHP'lileri Haliç'te kayıklarla gezdirmiştir. Projesizlik ve politikasızlık, muhalefet partilerini sansasyonel ve apolitik faaliyetlere yöneltmiştir. Bugün CHP'nin içinde bulunduğu durumdan kaygılananlar var.
Türkiye'de ciddi bir muhalefet partisinin olmaması, düzenin kendini yeniden üretememesi gibi bir durumu doğuracağından bazı çevreler için gerçekten de kaygı verici olabilir. Bu çevreler CHP'nin içinde bulunduğu krizin kişisel olmaktan ziyade, politik ve ideolojik olduğunu doğru bir biçimde vurguluyorlar.
Lakin, yanıldıkları nokta, bir düzen partisi olarak CHP'nin bu ideolojik krizden çıkabilmesinin olanaklı olduğunu düşünmeleri. CHP'nin ideolojik krizi Deniz Baykal'ı ve tüm diğer adayları aşan Türkiye'deki siyasetsizleşme krizinden kaynaklanmaktadır. CHP'nin krizi, Türkiye'nin dış borç yükünün ödenemez düzeylere ulaştığı, Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin ulusötesi kurumlara sevk edildiği koşullar altında alternatif bir siyaset üretememekten ve iktidar partisinden farklılaşamamaktan kaynaklı varoluşsal bir krizdir. Bugün, ideolojisizleşme krizini aşma adına partiyi sola çekeceğini iddia eden Hurşit Güneş'in 'vaadinin' gerçek dışı olduğunu düşünüyorum.
Kapitalizmin yönü
Türkiye kapitalizminin ilerlediği yön düşünüldüğünde, bugün IMF'yi, AB'yi, yani Türkiye kapitalizminin bir bütün olarak genel gidişatını sorgulamaksızın, yani düzenin normlarını ve tabularını aşan bir siyasal ufka sahip olmaksızın sol bir perspektif geliştirmek olanaksızdır.
Bu yüzden CHP ve de düzen içinde kalarak partiyi ideolojikleştirmeyi savunmak, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, altı doldurulamayacak bir söylem olarak kalmaya mahkûm. Düzen içi bir parti olduğu düşünüldüğünde CHP'nin kendisini AKP'den ayırt etmek için 'Türkiye'nin modern değerlerini koruyan parti' imajını sürekli yeniden üretmekten başka bir açılım geliştirmesi mümkün değildir.
Haliyle bu da partinin oylarını Kadıköy ve Çankaya ile sınırlayacak, Ümraniyelileri, Mamaklıları 'muhafazakar' neo-liberal partilerin insafına terk edecektir. Bu da bence uzun vadede solun gerçek değerlerini savunanların dolduracağı siyasi boşluğa işaret etmesi bakımından solcular ve en nihayetinde de Kadıköylüsünden Mamaklısına, Türkiye halkı için 'hayırlı' bir gelişmedir.
Cenk Saraçoğlu: University of Western Ontario (ABD'de, Batı Ontario Üniversitesi) Sosyoloji Bölümü doktora öğrencisi