Son padişah ve Atatürk

Milli Mücadele'nin başlangıcını 19 Mayıs olarak takvimlemekte bir sakınca yok. Ama herhalde kritik eşiğin Mustafa Kemal'in Anadolu'da görevlendirilmesiyle aşıldığını kabul etmek lazım.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Milli Mücadele'nin başlangıcını 19 Mayıs olarak takvimlemekte bir sakınca yok. Ama herhalde kritik eşiğin Mustafa Kemal'in Anadolu'da görevlendirilmesiyle aşıldığını kabul etmek lazım.
Bu konuda hayli spekülasyon var. Tarihçiler de Atatürk'ün beyanlarına dayalı izahı 'sınır' kabul ettikleri için o çerçevede kalmayı tercih ediyorlar sanırım. Nitekim Şevket Süreyya Aydemir'in araştırmaları sonucu Atatürk'ün Büyük Nutuk'ta naklettiği olayların farklı yanlarının da olduğu hissine kapıldığına dair bir sorusu üzerine İsmet Paşa, "Nutuk tarihi değil siyasi bir belgedir" demişti. Olanca hatırasıyla Osmanlı etkisinin diri durduğu bir ortamda, Cumhuriyet projesini kökleştirmekten başka amaç gütmeyen Mustafa Kemal'in yakın geçmişe ilişkin değerlendirmelerini de onun bu konudaki hassasiyetini bilerek değerlendirmek gerektiğine şüphe yok.
Yıldız'daki görüşme
Atatürk, Yıldız Sarayı'nda yaptığı son konuşmada padişahın kendisine şunları söylediğini naklediyor: "Paşa, paşa, şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi bu kitaba girmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa devleti kurtarabilirsin!" 1920'de bir konuşmasında Atatürk biraz daha ayrıntı veriyor bu görüşme hakkında:
"İngiliz zırhlılarının toplarını göstererek; 'Görüyorsun ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasavvurda (hayal etmekte) tereddüde duçar oluyorum... İnşallah millet mütenebbih (aklı başında) ve müteyakkız (uyanık) olur, bu vaziyeti elimeden (kötü durumdan) gerek beni gerek kendini tahlis (kurtarır) eder' dedi."
Tarih kaygısı olmasa ya da sadece kendi siyasi konumunu kuvvetlendirme hesabı yapsa, bu konuşmayı nakletmeyebilirdi Atatürk. Ve kuşkusuz kimsenin haberi de olmazdı. Bu anlatımın ardından getirdiği yorumun yanlış olduğunu söylemek istemiyorum; ama onun Vahideddin'in sözlerini tarihe kaydettirirken, Cumhuriyet'i inşa sorumluluğunu üstlenmiş kadroya da bu sözleri nasıl okumaları gerektiğini söylemiş olması pekâlâ mümkün.
Sultan Vahideddin'in Osmanoğullarının pırıltılı simalarından birisi olduğu kanısında değilim. Ama üzerine iliştirilen 'hain' etiketini hak ettiğini de düşünmüyorum. Milletin gözünde Vahideddin'i küçülterek Atatürk'ü yüceltmeyi düşünmenin ise büyük kurtarıcıyı hafife almak, hatta ona saygısızlık olduğu kanısındayım. Bu tutumun Cumhuriyet'in ilk yıllarında belki anlaşılabilirliği vardı. Ancak günümüzde bu sadece manasız değil zararlı da.
Genel vali
Bütün Osmanlı tarihinde Mustafa Kemal'in komutanlık yetkileriyle donatılmış ikinci bir asker yok. Görünüşte 9. Ordu'ya müfettiş olarak tayin edilmiştir Atatürk. Ve genel kabul onun 'asayişi teminle' görevli olduğudur. Ancak yetki alanının Anadolu'nun işgal dışında kalmış illerinin bütününü kapsadığı, sadece askeri kıtalara değil gerektiğinde valilere emir vermeyi içerdiği açık. Dolayısıyla bu, adı konmamış 'genel valilik'tir.
O zamana kadar ordu komutanlıklarına yapılan tayinler Harbiye Nazırı'nın teklifi üzerine sadrazam ve padişah arasında (bugünkü dille söylersek 'üçlü kararname' denilen usule benzer şekilde) yazışmayla gerçekleşirken Mustafa Kemal'in Bakanlar Kurulu Kararı'yla atanması da manidar. Kararname sadrazama ve bakanlara akşamüzeri bulundukları mekanlara gidilerek elden imzalatılıyor. Atama yöntemi ve verilen yetkilerin sıra dışılığının göstergesi Harbiye Nazırı Şakir Paşa'nın belgeyi imzalamaktan çekinip sadece mührünü basmakla yetinmesi.
Ferman gerçek mi?
Öteden beri tartışılan 'işte bu' diye çıkarılıp konulmayan ama kimi tarihçilerin varlığına inandıkları bir ferman da var. Ordu komutanlıklarına veya müfettişliğine tayin edilen generallere resmi prosedüre uygun talimatname dışında bir belge verilmezken, Mustafa Kemal'e Vahideddin tarafından bir ferman verildiği söyleniyor. Bu iddia ilk olarak 150'liklerden Mevlanazade Rıfat'ın Mısır'da yayımladığı hatıralarında yer aldı. Onun Mustafa Kemal'e duyduğu öfkeyle dedikodu çıkardığı düşünülebilir elbette. Zaten bugüne kadar kimse, 'İşte ferman bu' diye bir belgeye işaret etmiş de değil. Ama Sabahaddin Selek gibi sosyal demokrat eğilimli, özellikle İsmet İnönü'ye çok yakın bir tarihçi fermanın varlığına ve gerçekliğine inanma eğilimi gösteriyorsa, üstelik bunu muhtemelen kolaylıkla danışabileceği İsmet İnönü hayattayken dile getirebiliyorsa, ferman konusunu herhalde söylentinin ötesinde ciddiye alabiliriz.
Selek'in aktardığı ferman metni şöyle:
"Yaveran-ı şehriyarımdan Erkân-ı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa'ya;
Harb-i Umumi'nin müttefikin hesabına ziyaı üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdad-ı izamım mülkünü ve makam-ı hilafet ve saltanatımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, hükümet-i seniyemin kararı veçhile tayin olunduğunuz mıntıkada asayişi temin ve merz-i şahaneme mugayyır ahvalin hudusunu men'ile cümleten def-i sailebezl-i cehdü gayret ederek milletimin masuniyetini te'yid ve mülkümün eyadi-i mütearrizinden tahlisi için yekvücud olarak hareket edilmesini, selam-ı şahanemle asker ve memurine ve ehaliye tebliğini irade ettim."
Günümüz Türkçesiyle belgenin içeriği şu:
"Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa'ya; Umumi Harbin müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve hilafet ve saltanat makamını çetin ve korkulacak bir noktaya sürüklediğinden; hükümetimin kararıyla atandığınız bölgede güvenliği sağlamak ve rıza ve dileğime aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekûn korku verici halin ortadan kaldırılmasını hedefleyip buna gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını tekrar sağlamak ve memleketimin saldırgan ellerden kurtarılması için tek bir vücut gibi davranılmasını temin arzumu, selamlarımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere buyurdum."
5 Mayıs, bu tarihi atamanın yıldönümü. 15 Mayıs ise Vahideddin'in vefatının. Atatürk'ün hatırasına zarar verdiklerinin farkında olmayarak eşinin hatıralarını dahi yasaklattıran zihniyetin bugünden yarına Vahideddin'e yönelik öfkeli bakışı yumuşatacak bir tavır sergilemesini beklemiyorum elbette. Ama ümit ediyorum ki günün birinde tarihe insaf ölçüleriyle ve anlama gayretiyle yaklaşacağız. Dilerim bu satırları okurken Osmanlı'nın da en az şu sıralar gönüllerini almak için çaba harcadığımız Türkiye karşıtı Ermeniler kadar 'anlama çabasını' hak ettiği hissi uyanır içinizde.

Çerçeve
Enver Paşa 'rüşvetçi' olabilir mi?
İttihat ve Terakki hareketinin lider kadrosuna belki her isnat yapıştırılabilir ama rüşvet aldıkları iddiası herhalde iz'an sınırlarını aşan bir suçlama olur.
Ancak İngiliz dışişleri arşivinin yeni açılan kısmında bulunan bir istihbarat raporunda harbin son günlerinde Enver Paşa'yla dönemin en ünlü silah tüccarı Basil Zaharov aracılığıyla Türkiye'yi savaştan çekmesine karşılık rüşvet karşılığı anlaşıldığına dair ifadeler yer alınca zihinler bulanmış olabilir.
Bu suçlamanın gerçek olup olamayacağını Enver Paşa'nın Çanakkale Savaşı'nın sonunda yaşanan bir olay vesilesiyle sergilediği tavra bakarak değerlendirebilirsiniz.
İttihat Terakki'nin Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda'nın anılarından aktarıyorum: "Alman büyükelçisi Baron Von Wangenheim bir gün Harbiye Nezareti'ni telefonla arayarak Enver Paşa'dan randevu istemiş. Geldiğinde de İmparator II Wilhelm'in Çanakkale zaferi dolayısıyla tebriklerini iletip cebinden bir zarf çıkarıp uzatmış. Ve, 'İmparator bu çeki dostluğunuzun hatırına kabul etmenizi rica ediyor' demiş. Enver Paşa çeki almış, 1 milyon Mark. Osmanlı parasıyla 50 bin altın. Paşa çeki büyükelçiye geri vermeyi düşünmüş bir an ama sonra vazgeçmiş. Yanında çekle Babıâli'ye geldi. Herkes onu beklemekteydi. Mutad konuşmalardan sonra Paşa cebinden çeki çıkardı ve Maliye Nazırı Cavit Bey'e uzattı. Bunu ordunun ihtiyacı için kullanmak üzere tahsil edip hazineye gelir kaydedin, dedi."