Sosyal güvenlik ve piyasa

Ülkemizde kelimenin tam anlamıyla bir tartışma kirliliği yaşanıyor. Bunun somut örneğini, kamuda yeniden yapılanma adı altında yürütülen tartışmalarda görebiliriz.
Haber: MEHMET CENGİZ FAYDALI / Arşivi

Ülkemizde kelimenin tam anlamıyla bir tartışma kirliliği yaşanıyor. Bunun somut örneğini, kamuda yeniden yapılanma adı altında yürütülen tartışmalarda görebiliriz. Son 25 yılda işbaşına gelen hükümetlerin hemen hemen hepsi, uluslararası güçlerin denetimi ve yönlendirmesi altında, ekonomik ve siyasal alanda neo-liberal bir programın uygulayıcısı oldu. Pu program hayatın tüm alanını kapsar. Tartışmalarsa, bütüncül bir yaklaşımdan oldukça uzakta, operasyonel bir tarzda yürütülmektedir.
Sosyal güvenlik Siteminin, yürütülen ekonomik ve siyasal programla bağlantısı kurulmadan tartışılması sonuçsuz bir çaba olmaya mahkûm. Bu nedenle Sosyal Güvenlik Reformu, Kamu Yönetiminin Temel İlkelerinin Belirlenmesi Kanunu, Sağlıkta Dönüşüm Projesi, Kamu Personel Rejimi Kanunu, IMF ile stand-by anlaşmaları, Dünya Bankası ile yapılan ikraz anlaşmaları, AB Katılım Ortaklığı Belgesi ve özelleştirme politikaları ile birlikte değerlendirilmeli.
Temel yasa
Özellikle, Kamu Yönetimi Temel Kanunu için hazırladığı gerekçelere bakıldığında, gerek sosyal güvenlik sistemi, gerekse diğer kamu hizmetleri ile ilgili nasıl bir politika izleneceği açıkça görülür. Hükümetin gerekçelerinden birkaçını hatırlamakta yarar var:

  • Küreselleşme ve bilgi toplumu süreçlerinin dünyada meydana getirdiği değişim, yeniden yapılanma sürecinin rekabeti artırması,
  • Yeni teknoloji ve yönetim teknikleri kullanarak verimliliğini ve rekabet gücünü artıran özel sektör karşısında, kamu kuruluşlarının hantal ve rekabet edemez hale gelmesi,
  • Yönetim kavramının yerine 'yönetişim' kavramının güçlenmesi, kamu özel sektör ve sivil toplum örgütleri arasında yeniden işbölümü yapılmasının gerekliliği,
  • Devlet mal ve hizmet üretme işini özel sektöre ve sivil toplum örgütlerine devredip, politika belirleme ve katalizor işleri görmesi (düzenleyici devlet),
  • Doğrudan üreten devlet yerine, üretme fırsatı yaratma, rekabet ortamını gözeten piyasaları düzenleyip denetleyen devlet anlayışının gelişmesi,
  • Devletin değişen rolünün, özelleştirme, sivilleştirme ve yerelleşme şeklinde gelişen eğilimlerle desteklenmesi,
  • Kamu hizmetlerinin hatta 'doğal tekel' olarak düşünülen alanların özel sektöre açılması vb.
    Gerekçelerde niyet açıkça ortaya konulmuştur. Kamu hizmeti bir insan hakkı olarak herkese değil, parası olana sunulacak bir hizmete dönüştürülecek ve 'sosyal devlet' yerine 'düzenleyici devlet' modeline geçilecek.
    Hep aynı yöntem
    Kamu Yönetimi Temel Kanunu'nda ortaya konulan bu açık niyet, çıkarılmak istenilen yasalarda arka plana atılarak kamuoyunu ikna etmek için başka gerekçelere sığınılıyor. 'Sosyal Güvenlik Reformu'nda da aynı yöntem uygulanıyor.
    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın 'Sosyal Güvenlik Sistemi Reformu'na dair raporu web sayfasında kamuoyuna duyuruldu. Raporda reforma neden ihtiyaç duyulduğuyla ilgili ortaya konulan gerekçeler ile yapılmak istenilen arasında muazzam çelişkiler yer alıyor. Gerekçelere göz atacak olursak;
    1- Nüfus yapısındaki değişim: Raporda 65 yaş ve üstü nüfusun 0-64 yaş arasındaki toplam nüfusa oranının yüzde 7'den yüzde 14'e geçiş sureci 2039 yılı olarak hesaplanmış olup, mevcut sistemin bunu kaldıramayacağı varsayılmıştır. Sorun yanlış konulunca, çözüm de yanlış olacaktır. Türkiye'de ana sorun 65 yaş üstünün nüfusa oranının fazlalığında değil. Aksine faal nüfusta yapısal sorunlar var. Faal nüfus içerisindekilerin her ne kadar resmi rakamlar yüzde 10.6 olarak gösterse de eksik istihdamı ve atıl işgücünü de göz önünde bulundurduğumuzda yüzde 30'u işsizdir. Çalışanlarında yüzde 55'i kayıt dışıdır.
    2- Mevcut sistemin yoksulluğa karşı koruma sağlayamaması: Raporun en gerçekçi tespiti bu noktadır. Nüfusun yüzde 30'nun yoksulluk sınırı altında olduğu, sistemin bunlara yeterli sağlık koruması sağlayamadığı belirtiliyor. Bu tespite söz yok, ancak değişikliklerde öngörülenler bu sorunu çözmek yerine daha da ağırlaştırıyor. Sağlık hizmetleri paralı yapmak, emeklilik primi gün sayısı 7 binden 9 bine çıkarılarak, emeklilik maaş bağlama oranları düşürülerek yoksulluk oranı azalmaz, artar.
    3- Sosyal güvenlik kurumlarının finansman açığının ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri: Raporda, sosyal güvenlik sistemlerinin 1994'ten itibaren açık verdiği, açıkların yüzde 6'dan 10'a çıktığı ve 1994'ten bu yana bütçeye maliyeti Hazine borçlanma faizi üzerinden hesaplanarak 345 katrilyon olduğu belirtiliyor. Bu büyük bir çarpıtma ve bir gri propagandadır. 1994'ten sonra bütçeden açıkların kapatılması için pay ayrıldığını söyleyip, bunu faizlendirerek ortaya koyanlar, niçin bu kurumların 1994'e kadar olan süre içerisinde fonlarını '0' faizle kullandığını belirtmezler? Niçin bunlar, AB ülkelerinde devletin sosyal güvenlik kurumlarına katkısı yüzde 25-36 arasında iken ülkemizde bu katkının 'yüzde 0' olduğunu hatırlatmazlar?
    Ülkemizde devlet katkısı AB ülkelerindeki gibi yüzde 36 olmasını bir tarafa bırakın, en düşük oran olan yüzde 25 olsaydı 2005 bütçesinden sosyal güvenliğe ayrılması gereken pay 37.5 katrilyonu bulacaktı. Bu rakamı geçmiş yıllara teşmil ettiğimizde (bu kurumların kurulduğu 1949'u baz alırsak) devletin aktarması gereken kaynak 2.105 katrilyon TL olacaktı. Yani bakanlığın iddia ettiği gibi devletin 345 katrilyon alacağı yok, 1.860 katrilyon borcu var. Bu borca sık sık çıkarılan prim borcu affı nedeniyle meydana gelen yükler dahil değil. Kayıt dışı istihdama karşı yeterli düzeyde mücadele edilmediği için meydana gelen kayıplar dahil değil.
    4- 'Demokrasinin' de sahtesi var: Raporun bir bölümünde 'reform'un, tarafların katılımı ve konsensüsü ile hayata geçirileceği belirtiliyor. Gerçekten de konu ile ilgili toplantı yapılmış, taraflar görüşlerini sunmuştur. Ama hükümet yine bildiğini okuyarak IMF denetiminde hazırlanan yasa tasarılarının virgülüne bile dokunmadan Bakanlar Kurulu'nun imzasını tamamlayarak Meclis'e sunmuştur. Tıpkı Kamu Yönetimi Temel Kanununda, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nün kapıtılması ile ilgi kanunda, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na Devredilmesi ile ilgili kanunda, Türk Ceza Kanunu'nda olduğu gibi. İşin ilginç tarafı sosyal güvenlik yasa tasarılarına işveren cephesi de karşıydı. İşte ülkemizden demokrasi manzaraları...
    Tasarılarla ilgili birçok noktada eleştiri getirmek mümkün olmakla birlikte başlıklar halinde ifade edilecek olursa, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısı ile;
  • Kayıt dışında istihdam edilenlerin sağlık harcaması yükü, kayıt içinde bulunan emekçilere yüklenilmektedir.
  • Yoksuldan daha yoksula vermek üzerinden popülist politikalar uygulanmaktadır.
  • Genel bütçeden sağlığa daha az pay ayrılmak istenmektedir. Aylık 116 YTL'den fazla geliri olanı prime bağlamakta, prim ödemeyince sağlık hizmeti verilmesi ortadan kaldırılmaktadır.
  • Asgari sağlık hizmeti verilmesi planlanarak, bazı sağlık hizmetleri sigorta kapsamı dışına çıkartılmak isteniliyor.
  • Bugüne kadar Emekli Sandığı keseneğine yapılan kesintilerin bir kısmı sağlık primi olarak kesilerek emekli ikramiyesi ve emekli maaşlarının düşürülmesine neden olunmaktadır.
  • Prim ödeme dışında sağlık hizmetlerinden yararlanıldığı anda alınmak üzere yeni katkı payları getiriliyor:
  • Sağlık kuruluşları birer 'işletme' haline dönüştürülmekte, çalışanlar esnek, kuralsız ve iş güvencesiz, sözleşmeli olarak çalıştırılmak istenmektedir.
  • Emeklilik yaşı kademeli olarak 68'e,
  • Emeklilik için prim ödeme gün sayısı 7000'den 9000'e çıkarılıyor. Yılda 90 gün çalışan mevsimlik işçiye 118 yaşında emeklilik getirilerek, 'mezarda emeklilik' dayatılıyor.
    Bu konu ile ilgili sadece eleştirel yaklaşılıp öneri geliştirmemenin yapıcı bir tutum olmayacağı düşüncesi ile öneriler ayrı bir yazının konusu olacaktır.

    Mehmet Cengiz Faydalı: KESK Yapı Yol-Sen üyesi