Tarihteki Hacivat'larımız

Mine Kırıkkanat'ın yazısı sebebiyle 'aydın' meselesi gündemde. Hemen söyleyeyim ki ben Kırıkkanat'ın yazısını son derece samimi buldum. Daha önce de aynı minvalde pek çok yazısı yayımlandı Kırıkkanat'ın ama ilk kez bu açıklıkta dışa vurdu kendini.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Mine Kırıkkanat'ın yazısı sebebiyle 'aydın' meselesi gündemde. Hemen söyleyeyim ki ben Kırıkkanat'ın yazısını son derece samimi buldum. Daha önce de aynı minvalde pek çok yazısı yayımlandı Kırıkkanat'ın ama ilk kez bu açıklıkta dışa vurdu kendini.
Kelime oyunlarına, laf çevirmeye, hakareti sözcükler arasında seçmeler yaparak perdelemeye yeltenmeden okuryazarımızın Türk halkıyla alakalı gerçek hissiyatını dosdoğru yansıtma cesaretini gösterdi...
Daha ötesi bu vesileyle kimilerinin zihnine takılan pek çok 'neden', 'niçin' sorusunun cevabını da vermiş oldu.
Entelektüel ile münevver
Latincede zekâ, akıl gücü manasına gelen 'intellect' kelimesinden türetilen 'intelligence' zihinsel kapasiteyi ifade için kullanılan bir sözcük. Türkçedeki 'münevver/aydın'la 'intellectual' etimolojik açıdan aynı mı derseniz; pek değil. Zira münevver, ilahi ışık anlamındaki 'nur'kökünden türetilmiş bir kelime. Yani bilgiyle donanmışlığın sadece akılla değil ilahi kaynaktan nasiplenmişlikle gerçekleşeceği kabulünü içeriyor.
Bilgiye ulaşmanın zor, zahmetli, kimi zaman bir kitabı okumak için aylar süren yolculuğu göze almanın gerektiği devirlerde 'bilgiyle donanmışlık' ayrıcalıktı. Ve doğal olarak bu, çok az sayıda insanın sahip olabildiği bir vasıftı. Oysa günümüzde iletişim teknolojisinin sunduğu olanaklarla 'intellectual' katı hayli kalabalıklaştı.
Biyolog ile mikrop
Rahmetli Sabri Ülgener bu 'sıkışık' tabloyu şöyle değerlendiriyor:
"Öğrenim gördüğü dallarda aradığını bulamamanın bilinçaltına yığdığı kin ve öfke bir yana, sokulmak istediği aydın katlarında da uzun süre alt sıralarda dönüp dolaşmanın hayal kırıklığı çağımızın küskün, hırçın aydınını ortaya çıkardı."
Oryantalizm dediğimiz uzmanlık dalı, Batı'nın intellectual merakından değil, siyaseten hâkimiyet tesis etmek, hâkimiyetini sürdürmek arzusuyla İslam dünyasını tanıma ihtiyacından doğdu. Bunun, bir biyologun büyüteç altına aldığı mikrobu inceleyişine benzer titizlik ve objektivite gerektirdiğini, keza tıpkı biyologlarda görüldüğü gibi, zaman zaman araştırma konusuna hayranlığı dahi içerdiğini biliyoruz.
Nitekim oryantalistler sayesinde ve onların gayretiyle İslam'ın pek çok ana kaynağı yitip gitmekten kurtarıldı. Aydınlanma sürecinin ardından başlayan 'Batılılaşma' dalgasının bu terimi coğrafi anlamının ötesinde 'medeniyet kutbu' seviyesine terfi ettirdiğini biliyoruz. Ve bu gelişmenin Batı dışındaki ülkelerde kuşkusuz batının teşvikiyle- 'onun gibi olma', 'onu taklit etme' hatta giderek 'onlaşma' arzusu uyandırdığını da.
Ali Paşa'nın vasiyeti
Sonuçta bütün Doğu'da, doğal olarak Türkiye'de de, içinde yaşadığı topluma yabancılaşan, ona oryantalizmin kullandığı araçla yani mikroskopla bakan çok sayıda insan çıktı.
Örneğin adını Tanzimat'ın 'üç paşalar'ı arasında andığımız Sadaret makamına kadar yükselmiş bir kişi olan Ali Paşa, bu konuda siyasi vasiyet olarak Osmanlı'nın Batı'yla münasebetlerinin koptuğunu görmektense birkaç vilayetini kaybetmeyi tercih edeceğini yazacak kadar açık yürekliydi.
Keza Mithat Paşa da imparatorluk tebasının Müslümanlar yanında Hıristiyanlardan oluşması sebebiyle Osmanlı bayrağına haç işaretini eklemek gerektiğini söyleyip, 'millet ordusu' adını verdiği askeri kıtaların sancağında bunun denemesini yapmıştı. Listeye Prens Sabahaddin'i de ekleyebiliriz. Hazret Türkiye'nin kendi başına 'değişimi' gerçekleştiremeyeceği düşüncesiyle 'işbirliği yapılacak bir ülke tarafından işgalini' savunuyor, bunu temin için, muhtemelen tarafsız karar verme mercii olarak gördüğü Papa'ya başvurarak ondan yardım istiyordu..
İtalya'dan döl ithali
Batı adına en uç fikirlerin tıbbiyede İttihad Terakki Cemiyeti'ni kuran kadronun en pırıltılı siması Abdullah Cevdet'in ağzından yansıdığını söylemek mümkün.
Ateist olduğunu saklamayan Abdullah Cevdet'in, Gustav Le Bon'dan devşirdiği düşünceye göre Türkiye ancak 'halkı melezleştirilerek medenileştirilebilir'di. Türklerin çok çirkin ve insanlık âleminin katmanları arasında alt sırada yer aldığını söyleyen Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif'le girdiği bir tartışmada esmerliğin Türkleri alt sınıfa ittiğini, sarışın mavi gözlü kavimlerle melezleştirilmesi halinde bu 'deficiency'nin (noksanlığın) giderilebileceğini söylüyordu. Ve ona göre yapılması gereken Avrupa'dan, tercihan İtalya'dan 'damızlık erkek' getirilmesiydi:
"Dünyada tek bir medeniyet var o da Avrupa medeniyeti. Lale Devri'nden beri bu medeniyet dairesine dahil olma arzusundayız. Şayet adam olmak istiyorsak, bu medeniyeti gülü ve dikeniyle birlikte bütün olarak almalıyız. Bu, Kuran'ı kapatıp kadını açmaktır!"
Zihni öylesine Batı dünyasına tapuluydu ki Abdullah Cevdet'in, Çanakkale Savaşı sırasında "Medeniyete karşı direnmekte üzerimize yok. Sırplar, Bulgarlar, Ruslar karşısında geri çekildik, Batılı askerler karşımıza çıkınca çelikleştik.." diye öfkesini açığa vurmaktan çekinmediği anlatılır. (Bu sözün Ali Kemal'e ait olduğu iddiası da varit...)
Din arayışları
İmparatorluğun son yıllarında Bahailiğin, Cumhuriyet'in kuruluşunda da Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesini savunan Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif tarafından "Hak'tan uzaklaştın, bari küfründe sebatkâr ol be adam!" hitabıyla düşünce dünyamızdan kayıp gitmişti..
Sonraki yıllarda da pek fazla değişmedi okuryazarın Türk insanına yaklaşımı. Ahali de elbette farkındaydı bunun. Köylü milletin efendisi denilmişti denilmesine, ama başkentte şehrin merkezi sayılan Ulus çevresinde eşekle, şalvarla dolaşmayı yasaklayan belediye kararına bakıp sözün kuru laftan ibaret olduğunu anlamıyor değildi halk. İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın yaz sıcağında Ankara'ya telgraf çekip, "Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremiyor" dediği kulaklara fısıldandığında, onun gerçekten bu ifadeyi kullanıp kullanmadığını araştırmaya gerek görmüyordu insanlar.
Demokrat Parti iktidara gelip devlet dairelerinin kapısı halka açıldığında, büyük kentlere göç beraberinde yemek kültürünü değiştirdiğinde, halkın ıstırap duygusunu yakalayan müzik tarzı piyasaya egemen olduğunda, siyasetin yeniden şekillenmesinin her gündeme gelişinde okuryazarıyla ayrı uçlarda olduğunu anladı millet. Ve kendisinin duyarlı olduğu hiçbir konuda hassasiyetten eser görmedi. Ancak bütün bunlara tepkisini, sözün kendisine düştüğü tek yer olan seçimlerde göstermekten geri kalmadı. 1960 ihtilali sonrasında, 1970 darbesinin ardından, 1980 cuntası sahneden çekilir çekilmez.
Okuryazar neden yanaysa ve neyi öneriyorsa ve bunun zıddı kutupta sağlam olarak kim duruyorsa tercihini ondan yana kullandı halk. Okuma yazma oranı, okuyan sayısı arttı, ama 'elit'in önerdiğine değil, kendi dünyasından saydığına yöneldi. Onun sisteme dahil olup olmadığına, satış listelerinde yer bulup bulmadığına zerre kadar takılmadı. Yazılı basında, görsel iletişim kanallarında sırf ilgi uyandıralım diye seviyeyi düşürdü okuryazarlar. Köy filmleri, mahalle dizileri, aşiret hikâyeleri kapladı ortalığı, tutmadı. Fiyatları geri çektiler. Yine olmadı. Tirajlar, reytingler istenen noktaya ulaşmadı.
İki temel karakter
Okuryazar kesimin halk nezdindeki muhteşem yansıması hiç şüphesiz Karagöz- Hacivat'ta yatıyor. Kaba ama saf, çözüm üretmekte yetersiz ama iyi niyetli Karagöz, hakkındaki düşüncelerini bildiği ama bir türlü yakasını kurtaramadığı Hacivat'ın kurduğu her oyunu, kimi zaman talihin yardımıyla, kimi zaman onun hırsına hâkim olamayıp kendini açığa vurmasıyla boşa çıkarır.
Ve unutulmayacak final: Hayal perdesi hep Karagöz'ün Hacivat'ın suratına 'hak tuuu!' tükürüşüyle kapanır...

Çerçeve
İki önemli kitap, iki değerli hoca
Prof. Halil İnalcık tarihçiliğimizin yüzakı ve övünç kaynağımız bir bilim adamı. Hoca ilerlemiş yaşına rağmen durup dinlenmeksizin çalışıyor. Son olarak Allan Newins ile Henry Steele Commager'in birlikte kaleme aldıkları 'ABD Tarihi'ni çevirdi. Bu kitabı Samuel Huntigton'un 'Biz Kimiz'iyle birlikte okuduğunuz takdirde günümüz Amerikan politik düşüncesinin dayandığı temelleri kavrayacağınıza şüphem yok. Yaz sıcağında herkes Harry Potter önerirken bunlar çekilir mi demezseniz arkasına T. Friedman'ın 'Küreselleşmenin Geleceği'ni ve H. Kissinger'in 'Diplomasi'sini de ekleyin.
Önereceğim bir başka kitap Milli Mücadele döneminin dönemeç noktalarını konu alan bir dizi açık oturumda tanıştığım Prof. Semih Yalçın'la Salim Koca'nın ortak çalışması... Vahiddüddin tartışmalarının hâlâ devam ettiği ortamda 'Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya Geçişi' adlı kitabı okumanızı öneririm. Önyargılardan hareket etmeksizin gerçeği arama gayretinde iki akademisyenin eseri bilimsellik iddiası yanında akıcı bir dille kaleme alınmış.