Tatsız gıda, lezzetli kâr

Otoriter bir yapı içerisinde büzülüp suskunlaşan toplumlar, onları saran yumruk tükenip de gevşemeye başladığında ilk iş, manik kahramanlarını yaratıyorlar. Küreselleşmenin dramaturjisi bir yandan eğlenceli olabiliyor demek ki.
Haber: KAAN BENLİ / Arşivi

Otoriter bir yapı içerisinde büzülüp suskunlaşan toplumlar, onları saran yumruk tükenip de gevşemeye başladığında ilk iş, manik kahramanlarını yaratıyorlar. Küreselleşmenin dramaturjisi bir yandan eğlenceli olabiliyor demek ki. İtalya, İspanya ve Yunanistan'ın yazıldığı sıra ile yaşadığı bu doğurganlık, şimdilerde Akdeniz'in yeni Avrupalısı ülkemizde tam gaz sürüyor.
Medyatik ve egosantrik kahramanlar buluyor, onlar 'medyazori' tepeleyecek düşman ararlarken, bizler de içinde yaşadığımız strüktürün kuytuda kalan köşelerini görme, tıraşlanacak yanlarını tespit etme fırsatı buluyoruz. Bu kahramanlar şüphesiz standart bir rasyonalite içinde fonksiyon gösteremiyor, ancak, inanılmaz bir şiddetle toplumsal bilgilenmeyi tetikliyor, filizlenmesi yıllar alacak sosyal duyarlılıkları bir anda hormonlayıp gün yüzüne çıkarıveriyor.
Postmodern bir kahraman
Son birkaç senedir gıda ve tarım alanında faaliyet gösteren, eski futbolcu, eski hakem, yeni çevreci postmodern bir kahramanımız var: Erman Toroğlu. Şimdilerde züccaciye dükkânına girmiş fil misali, gıda ve tarım sektörünün altını üstüne getirmekle meşgul. Çokulusluları hedefleyen demeçleri bir bir patlatırken, enikonu gözükara bir ekoloji savaşçısını andırıyor. Tüm açıksözlülüğüne karşın halen açık bir kurumsal destek görmüyor yalnız. Bu aslında anlaşılır, çünkü son kertede popülist bir iş yapmıyor Toroğlu.
Yüzlerce tehdit telefonu aldığından ise hiç kuşku yok. Gariban üretici ve gıda firmalarını da topun ağzına iteliyor üstelik; ama beklenmedik bir parlaklıkta bu ülkedeki habis gelişmenin üzerine ışık tutmayı beceriyor. Sayesinde ekolojik duyarlılık açısından tam bir gaflet içinde olduğumuzu, geniş kitleler halinde yavaş yavaş anlıyoruz.
Teknolojik miyopluk
Toroğlu en son TBMM Dilekçe Komisyonu'nda yoğun kimyasal kullanımının ve dahi transgeniklerin kansere neden olduğunu bağıra çağıra ilan etti. Bunu televizyon ekranlarından gözlerini kocaman kocaman açarak evlerin içine doğru haykırırken küresel tarımı miyop bir teknolojiye kurban eden lobiye hiç beklemedikleri ağır bir darbe indirdi. Her ne kadar Anadolu'da kanser vakalarında bir patlama yaşandığına ve bunun kimyasalların marifeti olduğuna dair bir ampirik çalışma olmasa da; bu iddialar, hedefin önündeki üreticiler için çıldırtıcı derecede önyargılı ve 'pazar kıran' görünse de; sonuç sokaktaki vatandaşın farkındalığı açısından neredeyse mükemmeldi: Toroğlu el yordamıyla da olsa "25 yıldır insanlar bilimsel yolla öldürülüyor" derken, düpedüz kapitalizmin tarımda yarattığı defoya atıfta bulunmuştur. Bu defo, maalesef her geçen gün kürenin rengini solduranla aynıdır.
'Bilimsel zehir'
Tarımda genetik çeşitliliğin modern tarım ile birlikte büyük kayıp verdiği, az sayıdaki çeşitten çok sayıda üretme çılgınlığının ciddi ekolojik sorunlar yarattığı artık herkes tarafından kabul ediliyor. Doğayı zehirlemek ile insanoğlunun kurduğu 'bağımlılık' ilişkisi ise gerçekten dramatik: Tarlalardan daha çok ürün almak için genetik çeşitliliği boşlayıp, doğanın dengesini bozdukça, tarlalara daha çok müdahale etmek gerekiyor. Tarlalara kimyasallar ile yüklendikçe denge daha da bozulup aynı standardı yakalamak için kullanılan miktarın ve çeşidin artırılması şart oluyor.
Bu noktada Erman Toroğlu'nun dikkat çektiği bilimsel yolla zehirlenme söz konusu işte: Daha yoğun kimyasal kullanımı kirlenmenin, kirlenme ise zehirlenmenin başlangıcıdır.
Bu yukarıdaki kısırdöngü için postmodern tarım dışında bir de biyoteknoloji çözüm önermekte. Transgenik ürünleri savunanlar, yani GDO'cular, Batı'da bunca kimyasalı kullanmayalım, insanları zehirlemeyelim diye çoktandır bir faaliyet yürütmekte. Şüphesiz organikçiler kadar yaygara koparamıyorlar ama, sistematik bir şekilde bu savı işliyorlar. Toroğlu, San Fermin Boğası gibi herkesi önüne katmış kovalarken GDO'cular da epey hasar görüyor bu kesin. Ancak bu bir gerçeği değiştirmiyor: Sonuçta onların da hararetle söylediği aynı: "Yoğun kimyasal kullanımı hepimizi kanser edecek."
'İnandırıcılık' sorunu
Peki öyleyse neden transgenik lobisinin bu savı kimseye inandırıcı gelmiyor? Tarım kimyasalları üreten en büyük şirketler ile transgenik tohumlar üreten en büyük şirketler aynı çünkü. GDO teknolojisine en büyük yatırım, en büyük tohum ve ilaç üreticileri tarafından yapıldı. Organik konsepti ile gayet lezzetli ürünler üretmek mümkünse de, aynı konsept dev paralar kazanan dev çokuluslular için şüphesiz tatsız tuzsuz bir şeydi.
Halihazırda kimyasallardan ağır kâr eden söz konusu çokuluslular, organik tarım biçaresinin sunacakları ile asla tatmin olamazdı ki. Bununla birlikte GDO'lu tohumlar ile şimdilik muslukların birini biraz kısıp, diğerini ardına kadar açabilir, böylelikle aça kapaya küpleri doldurmaya devam edebilirler.
Silah tacirleri gibi
Silah satıp barış istemek benzeri bir kronik defo var orta yerde. Ürettiğiniz ürünü geliştirmek/iyileştirmek, hatalarını ayıklamak doğru bir piyasa tutumudur. İnsanları ürününüzün zararlarından korumak için başka bir ürüne yönlendirmeye kalkışırsanız eğer, birilerinin size hesap sorması gerekir. İş bu hale gelmişken artık hararetle tarım ve ekolojiyi, zehir ve panzehiri aynı anda üreten çarktan kurtarmanın yolları araştırılmalıdır. Bu da şu anki tarım yapma felsefesinin sorgulanması ile mümkün olacaktır.
Bütün bu can sıkıcı duruma rağmen sonuçta küreselleşme kendi antikorlarını da üretiyor bir yandan. Küresel tezgahlar ister istemez bozuluyor. Üzerlerine düşen ışığın şiddeti arttıkça dev şirketler bir an önce pozisyon alıp stratejilerini gözden geçireceklerdir. Yoksa mesela Türkiye'de Erman Toroğlu ile uğraşmaları gerekecek. Bir zaman sonra onun küresel benzerlerini de göreceğiz.
Kaan Benli: Araştırmacı yazar