Türkiye-Avrupa ilişkisi

Mustafa Kemal Paşa, Avrupai düşünüyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nu modern tarzda bir milli devlete dönüştüren ve bu yüzden daha sonra 'Tüm Türklerin babası' unvanını alan Mustafa Kemal Paşa...
Haber: MARTIN MEYER / Arşivi

Mustafa Kemal Paşa, Avrupai düşünüyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nu modern tarzda bir milli devlete dönüştüren ve bu yüzden daha sonra 'Tüm Türklerin babası' unvanını alan Mustafa Kemal Paşa, Avrupa'nın ruhundan çıkan gerek maddi gerekse manevi kazançları tanıyor ve kullanıyordu. Adalet ve bilimsel yetiştirme sistemi, yazı, kıyafet, kadının eşitliği ve din konularının düzenlenmesi, yüzyıllardır süregelen geleneklerden bir dönüş ve Avrupa ilerleme bilinciyle aydın bir çağdaşlığa yönelme anlamını taşıyordu. Atatürk, Kasım 1922'de saltanatı, Mart 1924'te de halifeliği kaldırdı. Artık şimdi Türkiye'yi cumhuriyetçi bir anayasaya götürecek yol açılmıştı.
Bilinçli milliyetçi Atatürk
Atatürk, aynı zamanda bir milliyetçiydi. Artık, Türklerin kaderini belirleyen coğrafi, siyasi ve askeri olarak ilerleyen -Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgi sonrası zaten ağır yara almış olan- bir imparatorluk değil, aksine bölgesel olarak sınırlarına çekilmiş bir devletti. Ankara, daha Aralık 1919'da, Atatürk'ün milli hareketinin merkezi durumundaydı. Dört yıl sonra da -ülkeye egemenlik getiren Lozan Barış Anlaşması'ndan sonra- Ankara başkent ilan edildi. 1453'te Türklerin İstanbul'u -yani Konstantinopolis, yani Bizans- fethetmesinden bu yana Osmanlının büyülü bir mekânı olarak gösterilen mitolojinin yıkılışı, sembolik olarak önemli bir özelliğe sahip. Daha sonra Ankara, laikleşen Türkiye'yi temsil etti:
İslam dinini, kendi görev ve emirlerine tabi kılan bir devlet ve kendini Batılı hayat standartlarına yönlendirecek bir toplum. Ticaret, endüstri, teknik ve doğal bilimler Ortodoks dünya görüşünün ötesinde işliyordu.
Farklı düşünenlere tolerans yok
Yine de bugün dahi hiç kimse, Türkiye'nin basitçe Avrupa'ya ait olduğunu iddia etmek istemedi. Yakın tarihin akışı içinde görüldü ki, devlet tarafından yazılan İslami inanç pratiği ne ilerleyen bir 'laikleşme' içinde buharlaştı ne de farklı düşünenler için tolerans alanları açtı. Aksine son yıllarda ılımlı İslamcıların partisini hükümet ve siyaset alanlarında da güçlendirdi. Güvenilen gerçeklerin gittikçe daha hızlı değiştiği yerde din, büyüyen bir yönlendirme krizinin mevcut olmayan bağlantı maddesini tamamlıyor.
Aksine özellikle Türk aydınlar, ülkelerinin -bazı geri tepmeler ve yeni engellerde- hâlâ harekette olduğunu vurguluyorlar. Geçmiş bu arada gittikçe daha fazla eleştirel olarak yansıtılıyor; hem Ermenilere yapılan soykırım hem de Kürtlerle olan agresif ilişki ile ilgili olarak. Gerçekten de, kısa süre önce Alman Kitapçılar Birliği ödülünü alan yazar Orhan Pamuk, kamu önünde soykırımı gündeme getirdiği için Türkiye'de de saygı ve takdir elde etti.
Ama devlet, sansürün sınırlarının nerede bittiğini bildiğinde kuşkulu tepki gösterdi.
Sürekli tartışma
Türkiye, Avrupa Birliği'ne girmek istiyor. Savunucular ile karşı olanlar sürekli tartışıyorlar. Bu tartışmalar Türklerin kendine güvenini olumlu etkileyebilir. Avrupa terimini hangi madde belirliyor? Ralph Dahrendorf'un sözleriyle, bir 'ait olma duygusu' mu Avrupalıların kimliği üzerine karar veriyor? Böyle bir ait olma duygusu öncelikle siyasi veya çağdaşlık ve tolerans mantalitesinde mi yoksa güzel sanatlara kadar uzanan ortak bir kültürde mi olmalı? Ve tam tersi: Türkler için ekonomik ve güvenlik politikası menfaatleri dışında, Avrupa evi ile hangi ortaklıklar mevcut?
Avrupa saygı göstermeli
Burada basit cevaplar görünmüyor. Modern Türkiye'nin, Batılı kökenin bazı teorilerini ve pratiklerini asimile etmiş olduğu kadar, gururlu bir şekilde bir İslam devleti olarak gelenekleri ile Doğu'ya ait olduğu da bir gerçek. Avrupa ne kadar çok 'Avrupalı' sınırların evrenselleşmesini isterse, diğerine de o kadar saygı göstermesi gerekir. (İsviçre gazetesi, 26-27 Kasım 2005)