Türkiye başardı, ya biz?

Yıllar ve mevsimler güneşin altında hiçbir yeni gelişme olmaksızın geçiyor. Fakat gelmesini beklediğimiz, ancak gelmeyen şey ne? Acaba bizler Samuel Beckett'in meşhur oyunundaki gibi Godot'yu mu bekliyoruz? Filistin sorununun çözümü bir türlü gelmiyor.
Haber: HAŞİM SALİH / Arşivi

Yıllar ve mevsimler güneşin altında hiçbir yeni gelişme olmaksızın geçiyor. Fakat gelmesini beklediğimiz, ancak gelmeyen şey ne? Acaba bizler Samuel Beckett'in meşhur oyunundaki gibi Godot'yu mu bekliyoruz? Filistin sorununun çözümü bir türlü gelmiyor.
50 yıldır bu trajedinin bitmesini bekliyoruz. Beklemekten usandık. Bazen bu dünyada mümkün tek tutumun katıksız hiççilik olduğunu düşünüyorum. Şimdi bu trajediye Irak, Sudan ve Darfur faciası da eklendi. Tarihin kâbusu uzun ve ne başı var ne sonu.
Aklımın, tamamen çökmeden durumu kavraması için klasik Avrupa tarihine daldım. Modern devlet, hak ve hukuk devleti oluşturulmadan önce Katolikler ile Protestanlar arasında yaşanan savaşlar ve katliamlar dönemine gittim. Çünkü Arap ülkelerini halihazırdaki Avrupa ülkeleriyle karıştırmak insana katıksız bir başarısızlık ve ümitsizlik duygusu verecektir. Dolayısıyla kendimi bir şekilde teselli etmem gerekmekte. Sonra şöyle dedim: Bütün özgürlük türleri ve insan haklarından nasiplenen bu uygar milletler, bütün bu felaketleri yaşayıp içinden çıkmışlarsa aynı şey niçin Arap ve İslam dünyasında gerçekleşmiyor? Niçin kâbus bir gün dahi ülkelerimizden uzaklaşmıyor, tıpkı İngiltere, Fransa, Almanya ve Hollanda'dan uzaklaştığı gibi? Görünen o ki şu an kâbus, son AB zirvesinde kendisini dayatan genç lider Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye'den uzaklaşma yolunda. Zira bu üyelik İslam ile modernlik arasındaki tarihi uzlaşının mümkün olduğu ve önümüzde her iki taraftan köktencilerin çığırtkanlığını yaptığı medeniyetler çatışması dışında başka bir seçenek daha bulunduğu anlamına gelmekte.
Türkiye'nin üyeliği AB sınırlarının Suriye, Irak ve İran sınırlarına komşu olması demek. Bunun yansımaları ve etkileri çok büyük olacak. Bu durum bizleri reform konusuna tekrar götürecek. Türkiye uygarlık trenine binmek için sessiz devrim gerçekleştiriyor ve bunda da başarılı olacak gibi görünüyor.
Peki biz niye başaramıyoruz?
Fakat galiba Arapların dünyasını karartan Filistin sorununu unuttum.
Bu gerçeği dillendirenler sadece Araplar değil, başka İslam ülkeleri liderleri de var. Son olarak Filistin sorununa Keşmir sorunundan daha fazla dikkat çeken ve köktenci hareketlerin önünün alınmasının bu soruna makul çözüm bulmaya bağlı olduğu değerlendirmesinde bulunan Pervez Müşerref sürpriziyle karşılaştım. Washington'dan Paris'e oradan Londra'ya son gezilerinde Batılı liderlere söyledikleri bunlardı Müşerref'in. Acaba Bush bu gerçeği anlayıp Şaron ve İsrail sağına desteğini çekecek mi?
Konunun özüne girmeyi ve İsrail ile sorunumuzu çözmeyi iş edinmiş görünen Recep Tayyip Erdoğan'ın da söylediği aynı şey. Ve belki Erdoğan, bizlerin kendi sorunumuzu kendimiz çözmekten aciz olduğumuz için biz Arapların temsilcisi veya velisi olabilir. İşte Türkiye'nin AB'ye katılmasının bir sonucu da bu. Yani Türkiye'nin AB'ye katılımı, sandığımız gibi kendisini Araplardan uzaklaştırmayacak, bilakis yakınlaştıracak. Türkiye Avrupa dünyası ile İslam dünyası arasında bir köprü veya aracı olacak; İslam'ın, Batı'ya yönelik şiddetli ve azgın hıncını yatıştıracak.
Bu yüzden Türkiye'nin katılımının, bu yıl içinde yaşanan en büyük olay olduğunu ifade ettim. Zira bizden istenen reformlar konusu, Türkiye'nin modern uygarlık trenine binmesi sonrası bir şekilde kendini dayatır
oldu. Bu kez reformlar bize tabiri caizse içeriden, yani büyük bir İslam ülkesi kanalıyla gelecek. Dolayısıyla 'yutulması' veya hazmı çok kolay olacak.
Avrupa'nın gör dediği
Meşru ve kaçınılmaz reformlar üzerinde sürekli tekrarlanan sözleri bir kez daha ifade etmemek için biraz durmamız gerekmekte. Dışarının reformlara destek olacağı ve Napolyon'un Fransız devriminin düşüncelerini taşıyarak Avrupa'yla savaştığı vakit yaptığı gibi bu reformları teşvik edeceği kuşkusuz. Fakat dışarıdan gelen reform kesinlikle başarılı olmaz veya en azından toprak üzerinde derinleşemez. Avrupa deneyiminden öğrendiğimiz bu.
Avrupa da bu noktaya kolay gelmedi. Avrupa düşünce tarihine daldığımda örneğin Almanya'daki aydınlanmanın iç savaştan 30 yıl sonra (1618-1648) ancak belirdiğini saptadım. Ülkeyi ve insanları ezip geçen ve nüfusun üçte birini yok eden bir iç savaştı bu. O vakitten sonra Alman aydınlar şu soruyu sormaya başladılar: Niçin biz kimlik üzerine birbirimizi öldürüyoruz? Niçin kendisi gibi Alman olduğu halde bir Katolik Protestan'a veya tam tersi, kin besliyor? Niçin Katolik rahip Protestanların kanını helal sayan dini fetva veriyor. Yine niçin Protestan papaz Katoliklere karşı aynı şeyi yapıyor? Kinin ve karşı kinin bu cehennemi halkasından nasıl çıkılır?
Lüks değil ihtiyaç
Bu yüzden dinlerini anlamak için yüzlerce yıldır babalarından miras kalan klasik yöntemin dışında bir yöntem aramaya başladılar. Aydınlanma hareketi bütün bu gelişmelerin sonucu. Dolayısıyla aydınlanma fikri bir lüks değil tarihi bir ihtiyacı temsil etmekteydi. Mezhepler ve dinler arasındaki hoşgörü düşüncesinin derinleşmesini hedefliyordu.
Bütün reformların şartı budur. Şimdi Irak, Suriye ve Lübnan'ın şartlarına baktığımızda ne diyeceğiz peki? Pakistan'da namaz vakitlerinde birbirlerinin camilerini yıkan Sünni ve Şii köktenciler hakkında ne diyeceğiz? İslam dünyası aydınlanmaya ve reforma muhtaç değil mi?
Fransa'da kaldığım uzun süre zarfında öğrendiğim tek şey şuydu: İslam dünyası ile halihazırdaki Avrupa arasında karşılaştırma yapmak mutlak suretle caiz değil. Ama geçmiş yüzyılların Avrupa'sıyla karşılaştırılabilir.
Bu yüzden aydınlanma çağına dönüş, Avrupa açısından geriye dönüş demektir, ama Arap veya İslam dünyası açısından ise ileriye gidiş anlamına gelir. Hatta İslam dünyasının halihazırdaki şartlarının anlaşılması bizden
200 yıl önceki aydınlanma çağı öncesine dönmemizi istemekte.
Yani Rönesans çağına, 15 ve 16'ncı yüzyıldaki ortaçağdan çıkış dönemlerine... Modern çağlar o vakit ilk kez fışkırmaya ve oluşmaya başladı çünkü.
(Londra'da yayımlanan Şark ül Evsat gazetesi, 25 Aralık 2004)