Türkiye elden gidiyor

Blair, şaşırtıcı biçimde verimli geçen aile ziyaretini bitirip Washington'dan ayrıldıktan sonra, Bush Beyaz Saray'da bir başka konuğu ağırladı. Blair gerçek bir yıldız, Erdoğan öyle değil.
Haber: Gerard Baker / Arşivi

Blair, şaşırtıcı biçimde verimli geçen aile ziyaretini bitirip Washington'dan ayrıldıktan sonra, Bush Beyaz Saray'da bir başka konuğu ağırladı. Blair gerçek bir yıldız, Erdoğan öyle değil. Türk başbakanının öyle bir tarzı var ki, bir odaya girmesiyle o odanın boşalması bir olabilir. Eşi de 'Umutsuz Ev Kadınları'ndaki kadınlara benzemiyor.
Ülkesinin mazisi Erdoğan'ın düşük omuzlarında yük oluşturuyor. John Major için 5'nci Henry neyse, Erdoğan için de Muhteşem Süleyman o. Blair'in ardından Türk başbakanının ziyareti dikkat çekmeden gelip geçti. Fakat bu tatsız tuzsuz başbakanın liderliğindeki eksikler, ülkesinin taşıdığı önemi gözden kaçırmamıza yol açmamalı.
Türkiye asırlar boyu, Avrasya bölgesinde merkezi konumda bir ülke oldu. Soğuk Savaş döneminde de, Sovyetler'in Ortadoğu ve Akdeniz'e yönelik ihtiraslarının önünde hayati önemde bir duvar oluşturdu. 11 Eylül sonrasında Türkiye, Amerika ve Batı'nın amaçları bakımından çok daha anahtar bir önem kazandı. Nüfusunu Müslümanların oluşturduğu tek gerçek işleyen demokrasi sıfatıyla, bir model değilse de, kendi liderlerinin deyimiyle, İslam dünyası için bir 'esin kaynağıydı'. Irak, Suriye, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin, Türkiye'nin yarısı kadar demokratik ve çoğulcu siyasi sistemler inşa etmelerini sağlayabilirsek, Ortadoğu tiranlıklarının nefret dolu ideolojilerini bertaraf etmek yolunda önemli mesafe kat ettik demektir.
AKP baskı altında
Türkiye için öngörülen bu esin verici vizyon, AB'nin, gönülsüz de olsa, Türklerin üyelik umutlarını artırmak yönünde adım atmasına yardımcı oldu. ABD de Türkiye'yi modern kampta kalmaya ikna etmek için çok çaba harcadı; bu bakımdan ABD'nin verdiği destek ve 2001'deki alışılmadık derecede cömert IMF programı çok yerinde kararlardı. Fakat korkunç gerçek şu ki, biz Türkiye'yi kaybediyoruz. Fransa'daki ve Avrupa'nın geri kalanındaki Türkiye karşıtlığı güçlenirken, Amerika'nın Türkiye'ye yönelik rahatsızlığı yeni ve tehlikeli boyutlar kazanıyor. Ve bütün bunlar, bu 70 milyonluk ülkedeki gelişmelerin Türkiye'yi Batı'dan uzaklaştırdığı bir dönemde yaşanıyor.
AB adaylığı ve NATO üyeliği, Erdoğan hükümetinin öncelikli politikaları olmaya devam ediyor, fakat ortalık da giderek ısınıyor. Brüksel ve Washington'da sevilmediğini hisseden ve Batı ittifaklarına karşı İslami dayanışmayı savunanların ülke içinde artan baskısına maruz kalan hükümet, yüzünü başka yerlere çeviriyor.
Bütün bu manzara karşısında Türkleri suçlayamazsınız. Yıllar boyu onlara, zengin Batı kulübüne ait olmak istiyorlarsa, kendi evlerine çeki düzen vermeleri söylendi: İstikrarlı bir demokrasi için hukuki ve yasal zemini oluşturmaları; orduyu kamusal hayattan çekmeleri; Kıbrıslı Rumlarla iyi geçinmeleri; ekonomik liberalleşmeyi ileriye götürmeleri istendi. Türkler bu talepleri karşılamak bakımından yolun yarısını aştı. İdam cezasını kaldırdılar ve kendilerini Avrupa Mahkemesi'nin postmodern müdahalelerine tabi kıldılar. Ordu nazikçe siyasi faaliyetin kenarına çekildi. Hükümet Kıbrıs konusunda hayal bile edilemeyecek ödünler verdi. 2001'deki son krizden bu yana ülke ekonomisi, yıllık ortalama yüzde 9 büyüme hızıyla, Avrupa'nın en canlı ekonomilerinden biri haline geldi. Kısacası Avrupa'nın hasta adamı ayağa kalktı ve gerçek bir Avrupalı olmaya ne denli hazır olduğunu kanıtlamak için akrobatik hareketler yapmaya bile başladı.
Fakat Türkiye'ye verilecek ödüller hâlâ ufukta görülmüyor. Fransa'nın seçmenleri geçen ay, Türkiye'nin AB üyeliği umuduna karşı pek Fransız bir tarzda orta parmağını gösterdi. Almanya'da bu sonbaharda iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılan yeni hükümet de, o orta parmağa işaret parmağını ekleyip, Avrupa'nın zafer işaretini tamamlayacak. Üyelik müzakerelerinin 3 Ekim'de başlaması muhtemelse de, Türklerin AB üyeliği yolunda hızlı ilerlemesini kimse beklemiyor.
ABD ile ilişkiler de iç açıcı değil. Bush yönetimi hâlâ, iki yıl önce Irak işgaline yardımcı olacak meclis desteğini alamadığı için Erdoğan hükümetini suçluyor. Türkler, Kürt terör grubu PKK'nın açıkça dokunulmaz bir konumda, Türk ordusuna karşı saldırılarını artırmasından dolayı mutsuz; hatta komplo teorilerinden yana zengin ülkede, PKK'nın ABD hâkimiyetindeki Irak'ta, Amerika'nın müsamahasıyla faaliyet gösterdiğini iddia edenler de var.
Türkiye'nin iç politikasında da vahim gerilimler baş gösteriyor. Erdoğan'ın üç yıl önce işbaşına gelen AKP'si muhafazakâr bir dini parti, din ile devleti birbirinden ayıran katı sınırları yumuşatmak istiyor. Türkiye'nin uzun yıllardır devam eden laikçi anayasal yaklaşımına acil bir tehdit söz konusu değil, fakat can sıkıcı gelişmeler var: Anti-Semitizm yükseliyor; Kavgam ve Sion Tarikatı Protokolleri çok satıyor. Ülkenin dini liderleri, Hıristiyan misyonerlere ateş püskürüyor; misyonerlerin yürüttüğü sözde siyasi kampanyanın Türkiye'nin altını oyduğunu iddia ediyor. Halbuki bizzat hükümetin tahminlerine göre, bu misyonerlik
kampanyası son beş yılda sadece 368 Türk'ü din değiştirmeye ikna edebildi.
Hâlâ geç değil
Türkiye yüzünü giderek doğuya ve güneye dönüyor. Ülkenin, dünyadaki en berbat rejimlerle yönetilen komşuları var. Fakat Erdoğan geçenlerde Suriye lideri Beşar Esad'ı ziyaret etti. Türkiye İran'la da sıcak ilişkiler yürütüyor. Türk yetkililer 'stratejik derinliğe' dayalı bir dış politikadan dem vuruyor; bunun anlamı, dış politikanın ağırlık noktasının Batı'dan Müslüman dünyaya, Kafkaslara ve hatta Rusya'ya doğru kaydırılması.
Türkiye henüz kaybedilmiş değil. Fakat ülkenin jeopolitik pusulası son yıllarda keskin bir biçimde yön değiştirdi. Dış politikanın mimarları, Türkiye'nin en az İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada olduğu kadar jeopolitik öneme sahip olduğunun farkında. Bu önemin sunduğu bazı fırsatları keşfetmeye başlıyorlar. Türkiye'yi doğru kampta tutmak için Soğuk Savaş dönemi boyunca yoğun çaba harcayan Avrupa ve Amerika açısından hiç de iyi haberler değil bunlar. (10 Haziran 2005)