Türkiye için zor anayasa

'Türk Avrupa'ya hayır!' sloganını ortaya atmakla Avrupa anayasasına karşı çıkan bazı kesimler, seçmenleri anayasa ile Türklerin üyeliğini birbirine karıştırmaya çağırıyor.
Haber: ALAIN LAMASSOURE / Arşivi

'Türk Avrupa'ya hayır!' sloganını ortaya atmakla Avrupa anayasasına karşı çıkan bazı kesimler, seçmenleri anayasa ile Türklerin üyeliğini birbirine karıştırmaya çağırıyor. Bu kişilere göre anayasanın reddi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini önlemenin en güzel yolu. Oysa gerçek bunun tam tersi. Öncelikle bu iki mesele birbirinden farklı: Biri kulübün işleyiş kurallarıyla ilgili, diğeri üyelerinin kimliğiyle. Gerçekten de çifte 'evet' (Jacques Chirac, PS'nin çoğu) veya çifte 'hayır' (Laurent Fabius, Philippe de Villiers, Jean-Marie Le Pen) partizanlarının dışında, bir de 'anayasaya hayır, Türkiye'ye evet' (PS ve PC'nin küçük bir bölümü) partizanları, daha da ötesinde 'anayasaya evet, Türkiye'ye hayır' (UMP, UDF, Valery Giscard d'Estaing ve Robert Badinter gibi bazı sosyalistler) kampanyası yapanlar var. Zaten bu iki meselenin ayrı referandumlarla ele alınması da aralarındaki bu farklılıktan kaynaklanıyor.
Öte yandan referanduma sunulan anayasa metni, Türkiye'nin üyeliğini Nice anlaşmasından daha fazla öngörüyor denemez. Yani üyelik anlaşmasından önce veya onunla birlikte, bunlardan en azından birinin revize edilmesi, yeni üyenin yerinin gerek kurumlarda (oy hakkı, parlamenter sayısı), gerekse bütçede önceden belirlenmesi gerekli olacak. Avrupa Konseyi 17 Aralık'ta bunu bir kez daha hatırlattı. Hepsinden önemlisi anayasanın yürürlüğe girmesi, imtiyazlı ortaklık taraftarlarına seslerini duyurabilmeleri için çok daha güçlü imkânlar sağlayacak.
57. madde neden yazıldı?
AB'nin komşu ülkelerine mevcut anlaşmalarda bulunmayan bu tipte bir rejim önerebilme imkânının önü, anayasa ile özellikle açılıyor. Avrupa Konvansiyonu, anayasanın 57. maddesini bizzat bu amaçla yazdı. Bu madde tam üyelik ile bizim bildiğimiz ortaklık veya işbirliği anlaşmalarının arasında kalan, aracı bir statü yolunu açıyor. Ayrıca anayasa sayesinde ulusal parlamentolar üyelik sürecinin tamamı boyunca önemli bir rol oynayabilecek , bundan böyle bir adaylık durumunda ilk onlar bilgilendirilecek (madde 58-2), her biri adaylık hakkındaki görüşünü en başından itibaren, ulusal anayasa kuralları çerçevesinde açıklayabilecek. Anayasanın oylanması öncesindeki anayasa reformundan, ulusal meclisimiz ve senatomuzun müdahale yollarını ayrıntılarıyla belirlemede iyi istifade etmeliyiz. Bu reform bizim parlamentomuza ayrıca, Türkiye ile müzakerelerin her aşamasında karar ve oylama yoluyla görüş bildirme imkânı da tanıyacak. Avrupa Konseyi'nin kararı uyarınca, müzakerelerin otuz bölümünün her birinin tamamlanması için üye ülkelerin oybirliği şart olacak: Bu durumda bizim ulusal meclisimiz ve senatomuz da, bunların her biri üzerine görüş bildirebilecek. Anayasada parlamentolar arası konferanslar da öngörülüyor: bütün ulusal parlamentolar ortak menfaatlerle ilgili her türlü konuda, Avrupa kurumlarına görüşlerini (katkılarını) bildirebilecekler.
Sıklıkla dile getirilen görüşe karşın, Türkiye'nin üyeliğine karşı güçlü bir muhalefet sadece bizde değil, başta Almanya, Avusturya, Macaristan ve Benelüks ülkeleri olmak üzere pek çok ortağımızda var.
Halk kararlarda etkili olacak
Anayasanın getireceği kayda değer başka bir ilerleme de, bizzat vatandaşların alınacak kararları etkileme gücü kazanması olacak. Avrupa Parlamentosu'nun ve Komisyon Başkanı'nın seçimle işbaşına gelmesi sayesinde Parlamento, Bakanlar Konseyi'ne eşit seviyede, tam yasama gücü elde edecek (anayasanın 20. maddesi). Komisyon Başkanı'nı da artık Parlamento seçecek, yani Avrupa siyasi partileri iyi örgütlenirse (ki niyetleri bu), bizzat vatandaşlar Avrupa seçimlerinde kullanacakları oylar vasıtasıyla AB yürütme gücünün başkanını seçebilecek (madde 27). Anayasa yürürlüğe girerse, Haziran 2009 itibarıyla Avrupa siyasi partileri ortak bir program ve ortak bir adayla sahneye çıkacak: Hiç şüphesiz Türkiye'nin adaylığı pek çok Fransız seçmenin karar vereceği en önemli olaylardan biri olacak. Vatandaşların bu gücü, yeni bir kolektif dilekçe hakkıyla da kendini gösterecek. Farklı ülkelerden bir milyon Avrupa vatandaşı (yani bin seçmenden sadece 3'ü) bir araya geldiğinde, istediği anda, yetkisi dahilindeki her konuyu Avrupa Komisyonu'nun gündemine getirebilecek (madde 47-4). Türklerin adaylığıyla doğrudan ilgili konular (bütçe, tarım politikası, serbest dolaşım...), dilekçe yazacaklara zaten rahat rahat yeter.
Bir diğer önemli nokta şu: Anayasanın ilk bölümü (özellikle 2. ve 3. maddeler) ile II. bölümündeki temel haklar şartında, bütün üye ülkelerin AB çerçevesinde uyması gereken hak ve ilkeler net ve ayrıntılı bir şekilde belirtiliyor. Özellikle kadın hakları, ifade özgürlüğü, kültürel çeşitlilik ve azınlık haklarıyla ilgili maddeler, Türkiye'ye karşı çıkmayı çok daha kolaylaştıracak özellikler taşıyor. En kötü senaryo gerçekleşir de müzakerelerin devamında Fransa, Türkiye'ye imtiyazlı ortaklık verilmesini savunan tek ülke olarak kalırsa, kamuoylarının desteğiyle Fransız yöneticiler anayasanın 60. maddesinin oluşturduğu tehditten istifade edebilecek. Bu maddede, şimdiki anlaşmalardan farklı olarak bir ulusal egemenlik taahhütü olarak tek taraflı geri çekilme hakkı yer alıyor. Fransa böylelikle ortaklarına son derece güçlü bir mesaj verebilecek: "Ya Türkiye ya ben". Gayet tabii bu, benzerlerinin tümü gibi muazzam dikkatle kullanılması gereken bir caydırıcı silah, ancak yine benzerlerinin tümü gibi, varlığı bile caydırıcı bir etki yaratmaya yetiyor.
Anayasa yürürlüğe girerse...
Sonuç itibarıyla, anlaşmalar nedeniyle şu anda adaylarla müzakere süreci diplomatik ve hükümetlerarası bir karakter taşıyor. Müzakereler gizli oturumlarla yürütülüyor (1999 ve 2004 Helsinki Avrupa Konseyi toplantıları), Fransız parlamentosunun oy kullanması yasak, iktidar halkın hissiyatını görmezden geldiği için kendisiyle iftihar ediyor: Avrupa'nın başladığı yerde şeffaflık ve demokrasi bitiyor. Oysa Anayasa yürürlüğe girerse Avrupa Birliği yöneticilerin olduğu kadar vatandaşların da eline geçecek. Ortak yaşam kuralları (anayasa) ve ailenin kimlerden oluşacağının seçimi, artık sadece aile reislerine değil, ilgili tüm taraflara bağlı olacak.
(www.europeus.org, eski Fransız bakan ve AB milletvekili, 16 Mart 2005)