Türkiye keskin dönemeçte

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında müzakereler 3 Ekim 2005 günü başlayacak. Müzakerelerin amacı Türkiye'nin AB'ye üye olması. Müzakereler sonunda AB, Türkiye'yi içine alacak. Bütün diğer müzakere ettiği devletlerde olduğu gibi.
Haber: RIZA TÜRMEN / Arşivi

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında müzakereler 3 Ekim 2005 günü başlayacak. Müzakerelerin amacı Türkiye'nin AB'ye üye olması. Müzakereler sonunda AB, Türkiye'yi içine alacak. Bütün diğer müzakere ettiği devletlerde olduğu gibi. Bütün bu gelişmelerin Türkiye bakımından anlamı ne? Kuşkusuz, Türkiye'nin Tanzimat'tan bu yana yürüdüğü ince, uzun yolun devamı. Kuşkusuz, Cumhuriyet'in çağdaşlaşma projesinin doğal uzantısı. Ama, bu yolun belki de en keskin dönemeci. Bu bakımdan, 17 Aralık 2004'te müzakere tarihinin saptanması ile aynı zamanda yeni bir dönemin başladığını söylemek yanlış olmaz.
Bu yeni dönem üyeliğe hazırlık dönemi. Bu dönemde hem Türkiye'nin, hem de AB ülkelerinin yapmaları gereken şeyler var. İki tarafın da önemli değişiklikler geçirmesi gerekli. Sorunun AB yanına burada değinmeyeceğim. Bazı AB ülkelerindeki, zaman zaman yeni bir ırkçılık boyutlarına ulaşan, Türkiye tartışmalarından ve bunun nedenlerinden söz etmeyeceğim. Sorunun Türkiye yanına değineceğim. Bu hazırlık dönemi içinde Türkiye'de nelerin değişmesi gerekmekte?
Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili iki ayrı projesi olabilir: İlki, birlikte fakat ayrı yaşama projesi. Bu yaklaşım çerçevesinde topluluk müktesabatının öngördüğü adımların atılması yeterli görülebilir. "Üyelik teknik, ekonomik boyutlarla sınırlı. Bizim ayrı bir kimliğimiz var. AB'ye giriyoruz diye bu kimliğimizden vazgeçecek, ödün verecek değiliz. Bu kimliğimizi saklı tutarak AB'nin içinde, diğerleriyle yan yana dururuz. AB bizi kendi kimliğimizle kabul etmek zorunda. Bu, AB'nin benimsediği çoğulculuk ilkesinin bir gereği" şeklinde düşünülebilir.
İki yaklaşım
Bu, aslında Tanzimat yaklaşımı. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e uzanan Batılılaşma sürecinin amacı, Batı'nın teknolojisini almak, bazı biçimsel reformlar gerçekleştirmek ama bunu yaparken kimliğimizi saklı tutmaktı.
Cumhuriyet ile başlayan 'çağdaşlaşma' süreciyse farklı. Çok daha radikal bir dönüşüm. Geçmişle olan bağların kesilmesi, yeni bir Cumhuriyet insanı yaratma çabaları yanında kültürel bir boyutu da var.
İkinci yaklaşım, Cumhuriyet'in radikal dönüşüm sürecinin bir devamı, bunun günümüz koşullarına uyarlanması.
Bütünleşme hareketi
Her şeyden önce görmemiz gereken şey, AB'nin bir bütünleşme hareketi olduğu. AB'nin gelecekte alacağı biçim ne olursa olsun, üyeleri arasında bütünleşmeyi amaçlayan, bu yönde ilerleyen bir kuruluş olduğu gerçeği değişmeyecek. Bir bütünün içine girmek, o bütünün bir parçası olmayı kabul etmek anlamını taşıyor. "Biz o bütünden farklı bir bütünüz, AB bu iki farklı bütünlerin (ya da uygarlıkların) buluşması için bir çerçevedir" görüşü, AB'nin gerçek niteliğini göz ardı etmek olur. Bir bütün oluşturmak söz konusu olduğuna göre, bütünün parçalarının hem diğer parçalarla, hem de bütünün kendisiyle uyum içinde olması gerek.
Hareket noktasının bu olduğu bir AB projesi, hem makro hem mikro düzeyde köklü bir değişim gerektirir. Bu değişimin kültürel, toplumsal, ekonomik yanları kadar bireysel yanını da göz önünde bulundurmak zorundayız. Cemaatsel, ataerkil bir kültürden demokratik bir kültüre geçiş güçlüklerle dolu. Kadın-erkek ilişkilerinden, aile içi ilişkiler, toplum içi ilişkiler, devlet- birey ilişkilerine kadar büyük bir değişim anlamını taşıyor. Bunları gerçekleştirmeden Avrupa bütünleşmesi içinde yer almamız güç görünüyor.
Geçenlerde dış basında yayımlanan (International Herald Tribune, 20.12.2004) Yasemin'in öyküsü bunun somut bir örneği. Yasemin 18 yaşında, ailesi ile birlikte Almanya'da yaşayan bir Türk kızı. Ailesi Yasemin'i hiç görmediği, tanımadığı zengin birisiyle evlendirmek istiyor. Yasemin bunu reddediyor. Bir gün ailesi Yasemin'in çalıştığı işyerine gelerek Yasemin'i öldürmekle tehdit ediyor. Bunun üzerine Yasemin bulunduğu kentten kaçıyor. Berlin'de bir koruma evine sığınıyor.
Türk aile geleneklerine uygun diye AB'nin bizi bu tür ataerkil geleneklerle kabul etmesini isteyebilir miyiz? AB'nin benimsediği, paylaştığı demokratik değerlerle bağdaşmayan bir değerler sistemini saklı tutarak AB üyesi olunabilir mi? Bu sorunların yanıtlarını, doğrudan AB üyeliği ile ilişkili olmasa da, Avrupa kamu düzeninin koruyucusu görevini üstlenen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında bulabiliriz. AİHM şöyle der:
"Kuşkusuzdur ki, demokrasi Avrupa kamu düzeninin temel özelliğidir İnsan hakları ve temel özgürlükler bir yandan etkili bir demokrasi, diğer yandan insan hakları ile ilgili ortak bir anlayışın mevcut olması ile gerçekleşebilir Avrupa devletleri siyasal gelenekler, ortak ülküler, özgürlük ve hukukun üstünlüğünden oluşan bir ortak mirasa sahiptirler.
AİHM, Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) dayandığı değerlerin bu ortak mirastan kaynaklandığına dikkati çeker.
...AİHM'nin birçok kere belirttiği gibi, Sözleşme demokratik bir toplumun ülküleri (idealleri) ve değerlerini korumak ve geliştirmek amacıyla yapılmıştır... Demokrasi, Sözleşme'de öngörülen ve bu nedenle Sözleşme ile bağdaşan tek siyasal modeldir." (Birleşik Komünist Partisi / Türkiye, 30. 01. 1998)
AİHM'nin belirttiği bu ilkeler Avrupa'da yaşamın her alanı için geçerli. O nedenle, bireysel hak ve özgürlüklerle, hukuk devletiyle, demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmayan gelenekleri, örf ve âdetleri, yaşam biçimlerini AB üyesi olarak sürdürmek olanaksız.
Demokrasi kültürü
Gerçekte söz konusu olan toplumda demokratik bir kültürün yerleşmesi. Cemaatsel alışkanlıklar, ataerkil örfler böyle bir kültürün yerleşmesine en önemli engel. Böylesine köklü bir değişimin gerçekleşmesi güç ve uzun bir süre ister. Ancak bu hedefe doğru yürümeye başlamak ve bunun için bir plan yapmak gerek. Değişimin anahtarı birey. Yeni bir Türk insanının doğması gerekli. Serbest iradesi ile kendi seçimlerini yapabilen, kendi yaşamöyküsünü yazabilen, bağımsız, analitik düşünebilen, özneleşmiş birey. Böyle bir Türk bireyinin ortaya çıkması eğitim sistemiyle de yakından ilgili. Bağımsız, analitik düşünceye yer veren, evrensel değerleri öğreten, özgür bir birey olma bilinci veren bir eğitim sistemine geçebilmek, bu yönde eğitimciler yetiştirebilmek köklü bir değişimin vazgeçilmez koşulu. Ancak bu, eğitim sisteminin köklü bir reformdan geçmesi, yeniden yapılanması anlamını taşıyor. Bunu başarabilecek miyiz?
AB üyesi bir Türkiye'nin adalet sisteminin de başka türlü işlemesi, köklü bir değişimden geçmesi gerekiyor. Gerçekleştirilen yasa değişiklikleriyle Türkiye, çok önemli bir mesafe almıştır. Bu yadsınamaz. Ancak bununla yetinmemiz yanlış olur. Her şeyden önce, yargı sistemine bireysel hak ve özgürlükler eksenli bir bakış açısının egemen olması önem taşıyor. Ceza yargılamasında, savunma ile iddia makamı arasında silahların eşitliği, yargının bağımsızlığı, masumluk karinesi gibi temel kavramların içeriğinin modern hukuk standartlarına uygun olarak doldurulması gerekli. Bütün bu konuların, hukuk fakültelerinde verilen eğitim düzeyi ile yakından ilgisi var.
Sivil toplum
AB ile bütünleşme sürecinde, sivil toplum örgütlerine büyük iş düşüyor. Sivil toplum örgütlerinin, gerçekleştirilen reformları toplumun katlarına yayma, aynı zamanda devletle yapıcı bir diyalog kurarak bir baskı unsuru rolünü oynama gibi önemli işlevleri var. Sivil toplum örgütleri işlevleri etkili bir biçimde yerine getirdikleri ölçüde Türk toplumu AB'ye hazır duruma gelecek.
Bütün bu arayışların hedefi yeni bir senteze ulaşmak. Yoksa, Türk toplumu hiçbir zaman bir İsveç toplumu olmayacak. Ya da Türk bireyi İsveç bireyinden her zaman farklı olacak. Amaç da bu değil zaten. Amaç, farklılıkların korunması. Yeter ki bu farklılıklar demokratik bir değer sistemiyle bağdaşan farklılıklar olsun.
Sentez arayışları Türk toplumu için yeni değil. 1839'dan bu yana kendi kültürümüzle Batı'yı bağdaştıracak bir sentez arayışı içindeyiz. Ne var ki, geçmişteki arayışlardan farklı olarak bu kere ulaşılacak sentezin sınırları keskin hatlarla çizilmiş durumda.
Türkiye'nin kendine özgü renklerini kaybetmeden AB ile bütünleşmesi, sistemin içine girebilmesi önemli. AB üyeliği bize böyle bir senteze ulaşma olanağı verirse Türkiye'nin modernleşme süreci başarıyla noktalanabilir.
Dr. Rıza Türmen: AİHM yargıcı