Türkiye merkez ülke olmalı

Uluslararası ilişkilerin genel akışını ve uluslararası konjonktürdeki değişmeyi doğru tanımlamadan Türkiye'nin son bir yıl içindeki dış politikasını ve bundan sonraki stratejik vizyonunu anlayabilmek mümkün değildir.
Haber: Prof. Dr. AHMET DAVUTOĞLU / Arşivi

Uluslararası ilişkilerin genel akışını ve uluslararası konjonktürdeki değişmeyi doğru tanımlamadan Türkiye'nin son bir yıl içindeki dış politikasını ve bundan sonraki stratejik vizyonunu anlayabilmek mümkün değildir. Bu konuda yapılabilecek en genel değerlendirme, uluslararası düzen ile savaşlar arasında bir bağlantının olduğudur. Modern dönemde, her büyük savaşın ardından yapılan anlaşmalar oyunun yeni kurallarını ortaya koymayı amaçlamıştır. Ancak Soğuk Savaş'ın bitişinden sonra, daha önceki büyük ölçekli savaşların aksine küresel bir düzenleme yapılmamıştır.
1989 ile 2001 yılları arasını kapsayan bu süreçte yeni şartlara uygun bir küresel düzenleme yapılmadığı için problemler sürekli ateşkeslerle çözülmeye çalışılmıştır. Benim 'uzun ateşkesler dönemi' olarak tanımladığım
bu süreç 1991'deki Birinci Körfez Savaşı'nın ardından Irak, Azerbaycan-Ermenistan krizi, Karabağ, Filistin, Bosna ve Kosova'da yaşanan durumlara karşılık gelmektedir. Bu süreçte küresel sistemin merkezindeki aktörler bir bütün olarak davranma kabiliyetlerini kaybetmeye başlamış ve sonuçta küresel ölçekli bir parçalanma yaşanmıştır.
Ateşkes döneminin uzaması küresel çaptaki her büyük aktörü, gücünü temerküz etmeye ve ileride doğacak yeni düzen arayışına hazırlık yapmaya yöneltmiştir. Her aktör yeni düzenin parametrelerinin ortaya konacağı bir sonraki safhaya avantajlı girme çabası içerisindedir.
Ateşkes süreci, her an patlamaya hazır bunalım noktalarını da beraberinde getirdi. Irak, Yugoslavya ve Afganistan'a baktığımızda bu bunalım bölgelerinin 'jeopolitik geçiş, jeoekonomik aktarım ve jeokültürel kesişim' noktalarında bulunduğunu görüyoruz. Bu üç özellik söz konusu ülkeleri kendi bölgelerinin küçük birer modeli yaparken, bu ateşkes bölgelerinin ortasında olması sebebiyle Türkiye konjonktürel olarak dinamik bir rekabet ve risk alanı içinde bulunmaktadır.
Özgürlük yerine güvenlik söylemi
11 Eylül bu yapıdaki bir ateşkes sürecinin ilanihaye sürdürülemeyeceğini ortaya koydu ve ABD'yi uluslararası düzeni şekillendirme çabasına yöneltti. Bu şekillendirme, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra yaşanan özgürlük kavramına dayalı yeni dünya düzeni söylemi yerine, İkiz Kuleler'in yıkılmasının ardından geliştirilen güvenlik kavramına dayalı bir dünya düzeni kurgulamayı amaçlamaktadır. Afganistan ve Irak harekâtları
bu kurgunun fiilî cephesini oluşturmaktadır.
11 Eylül sonrası yaşanan dinamik ortamda üç aşama söz konusuydu. Psikolojik aşamada, Afganistan müdahalesi doğrultusunda ABD etrafında çok geniş bir koalisyon oluştu. Irak müdahalesiyle başlayan stratejik aşamada herkesin kendi stratejik hesabı içine girmesi bu koalisyonu parçaladı. Düzen kurucu aşamada ise yeni düzenin ana esasları belirlenmeye çalışılacak.
İçinde bulunduğumuz stratejik aşamada Irak eksenli gelişmelerde, önümüze çıkan uluslararası koalisyonlar tablosunun bize gösterdiği, 10-15 yıl devam etmesi muhtemel bu süreçte değişik koalisyon alternatiflerinin gündeme gelebileceği ve üçüncü aşamada yeni bir uluslararası düzen oluşana kadar herkesin gücünü artırmaya çalışacağıdır.
Türkiye'ye düşen
Türkiye'nin bu süreçten kârlı çıkması dış politikada etkin ve dinamik bir vizyon benimsemesine ve gücünü temerküz edebilmesine bağlıdır. Türkiye bu güç temerküzünü oluşturacak unsurlara sahip; ancak uluslararası alanda yeni parametrelerin devreye girdiği 90'larda ülkeyi etkisi altına alan üç faktör Türkiye'nin güç temerküzüne engel olmuştur: Terör ve bunun getirdiği iç kutuplaşma; siyasi istikrarsızlık ve çok sık çıkan ekonomik krizler.
2003 yılında kriz yönetimi ile hemen çözülmesi gereken ve birbirleriyle hem muhteva hem zaman ilişkisi olan AB, Irak ve Kıbrıs meseleleriyle ilgili çok ciddi adımlar atıldı. Bu üç konu birbiriyle yakından ilgiliydi; dolayısıyla birinde atılacak adım bazen diğerini bloke edebiliyordu. Bu noktada Türkiye'nin dış politika vizyonu, yaşananları bir satranç oyunu gibi planlama ve doğru taşları doğru zamanda oynama üzerine kuruldu. Kriz yönetimi gerektiren bu üç olayın hem muhteva ve hem zaman bağını birbirinden koparmaya çalışmak ve yeni alanlar açmak dış politikanın temel felsefesini teşkil etti. Mesela Irak konusunda bir taraftan ABD'nin taleplerini değerlendirirken diğer taraftan AB ile istişare mekanizmalarını diri tuttuk ve Irak'taki gruplarla teması hiç kaybetmedik. Bu, kararsızlık olarak adlandırılan 'ne yapacağını bilememe hali' değil, aksine son derece bilinçli bir şekilde 'en doğru kararı, en doğru zamanda almak için tüm alternatifleri devrede tutma' çabasıydı.
Türkiye bu adımları atarken savaşı durduramayacağının bilincindeydi. Ancak çabalar gerek ülke ve gerekse bölge olarak bunu en az zararla atlatabilme üzerine odaklanmıştı. Bu yönde harekete geçirilen Irak'a komşu ülkeler toplantısının ilk ayağı olan İstanbul Deklarasyonu, Ortadoğu tarihinde bir ilki başardı ve yakın zamanda Kuveyt'te beşincisinin yapılmasıyla bölge politikasında etkili bir hamleye dönüştü. Çıkarları bir hayli farklı ülkelerin bir yıl içerisinde beş defa toplanması çok ciddi mesafelerin alınmasına ve Ortadoğu'da yeni bir diplomatik anlayışın doğmasına sebep oldu.
Bu çok kulvarlı politika ile üç kriz aynı anda yönetilmeye çalışıldı. Öyle ki; o dönemde Meclis'ten çıkacak evet cevabı bizi AB'yle ilişkilerimizi telafiye yöneltecekti; hayır cevabında ise ABD ile ilişkilerin telafisi gerekecekti. Bu sebeple bu yılın 'telafi yılı' olarak adlandırılması yerinde olacaktır. Bütün felaket senaryolarına rağmen, Türkiye önünde tek bir seçeneğin olmadığının farkındaydı ve Meclis'ten çıkacak evet veya hayır cevaplarına göre alınacak tedbirler birlikte değerlendirilmekteydi.
Irak'tan Kıbrıs'a
Irak Savaşı'nın etkisinin azalıp sonucunun görülmeye başlandığı nisan ayının ortasında Kıbrıs'ta açılımlara girişildi. Irak'ta savaşın bitme takvimi ile Kıbrıs'ta sınırların açılma takvimi arasındaki paralellik tesadüfen ortaya çıkmış bir durum değildi. Nisan ayından itibaren Türkiye Kıbrıs'ta inisiyatifini hiç kaybetmeden görüşme trafiğini sürdürdü ve belki de son 30 yıldır Kıbrıs'ta inisiyatifi sürekli elinde tutan taraf olma özelliğini bir yıl boyunca devam ettirdi. Bu politika Türkiye'yi sürekli açılım yapan taraf konumuna yükseltirken, Rum tarafı sürekli defansa çekilen taraf oldu. AB konusunda ise, Kıbrıs'ta ortaya çıkabilecek her ihtimale karşı, demokratikleşme paketleri ile yeni açılımlar yapıldı ve farklı senaryolara karşı hazırlıklı olundu.
Siyasi ve ekonomik istikrar sayesinde Türkiye Irak, Kıbrıs ve AB konularında birbirinden bağımsız olarak da hareket edebilecek düzeyde bir elastikiyet kazanmış durumdadır. Şu anda Türkiye dış politika yapım süreci itibarıyla, siyasi ve ekonomik istikrarın sağlandığı, bunun riske edilmeden yürütülebildiği ve taşların daha kontrol edilebilir alanlarda olduğu bir tablo ile karşı karşıyadır.
Beş temel esas
Türkiye'de takip edilmeye çalışılan dış politikanın temel esası olarak beş unsur öne çıkmaktadır.
Bunlardan ilki özgürlük ile güvenlik arasında kurulacak bağlantıdır. 11 Eylül sonrasında başta ABD olmak üzere, küresel aktörler, sivil toplum kuruluşları ve akademi camiası güvenlik ağırlıklı bir söyleme yönelmiştir; ancak bunun bir tek istisnası Türkiye'de yaşanmıştır. Bu dönemde, güvenliğini riske etmeden, sürekli demokratikleşme paketleriyle özgürlük alanını genişleten tek ülke Türkiye'dir.
Biz bunu gerçekleştirebildiğimiz ve iç siyasal meşruiyeti dengeli bir özgürlük ve felsefî bir güvenlik anlayışı ile irtibatlandırabildiğimiz oranda Türkiye diğer ülkelere de model olacaktır. Türkiye bu anlamda hem coğrafî, hem de tarihî açıdan bölgesinin merkez ülkesidir. Bunun özgüveni içinde davranıp kendi projemizi, kendi paradigmamız içinde harekete geçirebilirsek, dışarıdan bir ihale olmaksızın kendi bölgemizde ciddi dönüşümlerin önünü açabiliriz.
Komşularla sıfır problem ilişkisi
İkinci temel esas ise komşu ülkelerle sıfır problem ilişkisidir. Komşu ülkelerin tümüyle gelinecek sıfır problem noktası, aynı zamanda birinci esas ile de bütüncül bir noktaya ulaşmayı sağlayacaktır. Bu esas
'Türkiye'nin etrafı sürekli düşmanlarla çevrilidir" psikolojisinden ve buna bağlı gelişen defansif refleksten kurtulup, bütün komşuları ile ilişkilerini iyi düzeye getiren bir ülke olma üzerine kuruludur.
Şu an ilişkilerimizin sıkıntılı seyrettiği iki komşu ülke vardır; Ermenistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Bu noktada açılımlara öncülük edecek şekilde, Türkiye'nin stratejik çıkarlarını, Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünü ve Kıbrıs Türk halkının kültürel, siyasi ve ekonomik varlığını gözeterek, parametrelerini kendimizin belirleyerek oluşturacağımız Kafkas ve Kıbrıs politikası ile bu alanlarında problemli olmaktan çıkması ve komşu ülkelerle geleceğimiz sıfır problem noktası, bize dış politika yapımı anlamında olağanüstü bir manevra kabiliyeti kazandıracaktır.
Çok boyutlu-çok kulvarlı dış politika
Üçüncü esas Türkiye'nin bu merkez karakteri dolayısıyla dış politikasının çok boyutlu ve çok kulvarlı bir yapı kazanmasıdır. Bugün uluslararası ilişkilerin seyrettiği dinamik şartlarda, Türkiye'nin statik ve tek parametreli bir politika yürütmesi mümkün değildir. Irak'ta su yüzüne çıkan, hem Atlantik İttifakı içindeki bölgesel, hem de Transatlantik'le Avrasya arasındaki küresel parçalanma ve Asya-Avrupa, İslam-Batı,
Güney-Kuzey kutuplaşmaları içinde Türkiye, kendisi problem kaynağı olmayan, aksine problem çözücü, küresel ve bölgesel barışa katkı sağlama yönünde inisiyatif kullanan ve çekim alanı oluşturan bir ülke olmalıdır. Türkiye değişik kulvarlarda çok boyutlu bir politika izlemek durumundadır. Rusya ve AB ile eşzamanlı biçimde ortak çıkar alanları geliştirebilmek, komşular ile yakın işbirliği tesis etmek ve bu arada ABD ile stratejik ilişkiyi sürdürmek bir çelişki değil, yeni politikanın temel esası olarak görülmelidir. Geçirdiğimiz kriz sürecinde diplomasimiz bu yeni yapıya büyük bir başarıyla uyum sağlamıştır. Bugün başarılı 'ilişki yönetimi' performansı ile Türkiye; sadece Doğu ile Batı arasında değil, Avrupa ile Amerika arasında yaşanan Transatlantik ayrışmada da merkezî bir role sahip olabileceğini kanıtlamıştır. Zira kriz döneminde bir taraftan AB aday ülkesi olarak dış politika senkronizasyonu bakımından AB'nin genel trendine paralel bir konumu, istişareyi sürekli devam ettirerek korumuş, diğer taraftan ABD ile ilişkilerini de NATO içerisindeki sorumluluklar çerçevesinde kararlı bir denge içinde yürütmeyi başarabilmiştir.
Psikoloji, bu çok boyutlu ve kulvarlı politikada en kritik faktörü teşkil etmektedir. Girilen ilişkilerin hiçbirisini diğerine alternatif görmemek ve göstermemek gerektiği gibi, bir tarafa ölçüsüz ağırlık vererek dengeyi bozmamak da büyük önem taşımaktadır. Ne ABD ile ilişkilerimiz AB'ye, ne komşu ülkelerle ilişkilerimiz ABD'ye bir alternatiftir. Gerçek anlamda bir stratejik vizyon geliştirebilmemiz, bunların hepsini büyük bir resmin içinde birbirini tamamlayan faktörler olarak görmemize bağlıdır.
Yeni bir diplomatik üslup
Dış politikamızdaki dördüncü temel esas, yeni bir diplomatik üslup geliştirmektir. Türkiye'nin uluslararası sistemdeki rolü tanımlanırken genellikle kullanılan kavram 'bir köprü olma' rolü idi. Halbuki köprünün tek işlevi, iki entite arasında irtibat kurmak ve bir tarafı diğer tarafa taşımaktan ibarettir; kendi bağımsız varlığı olan bir aktör olarak algılanmaz. Bu tanımlamanın benimsenmesi, Doğu ile ilişkilerimizde Batı'nın değerlerini empoze etmeye çalışan bir Batılı, Batı ile ilişkilerimizde ise Doğu'nun olumsuz görülen unsurlarını taşıyan bir Doğulu olarak algılanmamıza yol açtı.
Türkiye yeni dönemde 'köprü' değil, 'merkez' ülke olarak tanımlanmalıdır. Yeni diplomatik üsluptan kastedilen; Doğu platformlarında Doğulu kimliğinden gocunmadan, ama o kimlikle yüzleşip yine o kimlik etrafında tezler ve çözümler üretebilen, Batı platformlarında ise Batı'nın nosyonlarını özümsemiş, Avrupalı bir bakışla Avrupa'nın geleceğini tartışabilen bir ülke olmaktır. Bunun gerçekleşebilmesi sadece diplomatlarımızda ve siyasilerimizde değil, aydınlarımızda da zihniyet değişikliğini gerektirmektedir. Bir aydın reformasyonu olmadan, yeni bir aydın prototipi geliştirmeden bunu sağlayamayız.
Gül'ün Tahran'da İslam Konferansı Örgütü Zirvesi'nde yaptığı ve tutarlı bir özeleştiriden kalkarak çözümler üreten konuşmaya gelen olumlu tepkiler
veya Esad'ın, Erdoğan'ı Ortadoğu'da tanınırlığı ve popülaritesi hızla yükselen lider olarak tanımlaması bu üslubun sonuç vermeye başladığının göstergesidir.
Aynı şekilde Avrupa ile ilişkilerimizde de Türkiye'nin çok eskiye dayanan bir Avrupa tecrübesi olduğunu göz önüne alarak hareket edecek özgüvene kavuşmalıyız. Kadim medeniyetlerin birikimine sahip bir ülke olan Türkiye'nin, AB'nin kıtasal bir güç olmaktan çıkıp küresel bir güce dönüşebilmesinin en önemli itici gücü olduğundan hareketle, Avrupa'ya bir yük olmadığını, tersine hayati bir katkı sağladığını ortaya koyacak diplomatik üslubun toplumsallaştırılması çok büyük önem taşımaktadır.
Ritmik diplomasiye geçiş
Beşinci esas; statik diplomasi anlayışından dinamik şartlara intibak etmemizi sağlayacak ritmik diplomasiye geçiştir. Geçen bir yılı değerlendirdiğimizde, sürdürülen kriz yönetimine rağmen, sadece başbakan ve dışişleri bakanı düzeyinde ziyaret ettiğimiz ülke sayısının 40'ı aştığını, bu ülkelerin dengeli bir bölgesel dağılım gösterdiğini, dokuz
cumhurbaşkanı, 14 başbakan ve 25 dışişleri bakanının da Türkiye'yi ziyaret ettiğini görüyoruz.
Sadece yakın dönemde; Esad'ın ziyaretinin 57 yıldır, Prodi'nin ziyaretinin ise 40 yıldır yapılmayan ziyaretler olması; Irak krizinin ardından ilişkilerimizin çok sorunlu bir hale geleceği iddia edilen ABD'de Erdoğan'ın çok başarılı bir program gerçekleştirmesi ve Bush'un haziran ayında ikili görüşmeler için NATO Zirvesi dışında resmi ziyaretle Türkiye'ye gelecek olması, Schröder'in ziyareti söz konusu ritmik diplomasinin başarısına birer örnektir.
Önümüzdeki dönem
2003 yılı, kronikleşmiş dış politika problemlerine çözüm ve son yıllarda ihmal edilen dış politika alanlarında telafi programlarının uygulanmasıyla geçti.
2004 yılının hedefi küresel aktör olmaya aday bir bölgesel güç olarak Türkiye'nin uluslararası gündeme taşınması ve uluslararası örgütlerdeki etkinliğin artırılması olacaktır. Haziran ayında İKÖ Dışişleri Bakanları toplantısı ve NATO Zirvesi, eylül ayında ABİKÖ Ortak Forumu ve Irak'a komşu ülkeler inisiyatifinin yanı sıra bilimsel ve kültürel alandaki uluslararası kongrelere ev sahipliği yaparak Türkiye'nin yeni bir imajla küresel alana taşınması planlanmaktadır.
2005 yılına ilişkin vizyon; bir taraftan, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi yakın havzalarımızdaki etkinliğimizi pekiştirmek, diğer taraftan bu etkinlik ile AB politikaları arasında uyum sağlamaktır.
2006 yılında dış politikamızda ihmal edilegelmiş Afrika ve Latin Amerika gibi alanlara sağlıklı ve kalıcı bir şekilde açılarak Türkiye'nin dış politika ölçeğini büyütmek ve Dışişleri'ni bu kapsamlı misyona uygun düşecek bir şekilde yeniden yapılandırıp güçlendirme sürecini tamamlamak hedeflenmektedir.
2007 yılı ise stratejik oryantasyonumuzun, küreselleşme sürecinin getirdiği meydan okumalara cevap oluşturacak şekilde derinlik kazanması yılı olacaktır. Türkiye'ye dış politika alanında stratejik planlama ve yönetim imkânı sağlayan bu politika çerçevesinde gerçekleştirmek istediğimiz nihai hedef; tarihî derinliğimiz, bugünkü konumumuz ve gelecek vizyonumuz arasında sağlıklı bir köprü kurmak ve 'merkez' ülke Türkiye'yi potansiyeli ile orantılı bir küresel aktör haline getirebilmektir. (Başbakan Başdanışmanı-Büyükelçi, CNN Türk'te 18 Şubat 2004 tarihinde yayımlanan Editör programında yaptığı konuşmadan derlenmiştir.)