Türkiye tabii ki Kıbrıs'ı tanımaz

Türkiye neden Kıbrıs'ı tanıyıp tanımama konusunu bu kadar sorun haline getiriyor, öyle ki, bu uğurda AB ile müzakereleri kesmeyi bile göze alabiliyor? Bu soru bugünlerde birçok Hollandalının 'Bu ne inat böyle' diyerek başlarını sallamalarına neden oluyor. Oysa, Türkiye'nin Kıbrıs'ın tanınması meselesini hafife almamak için yerinde sebepleri var.
Haber: TOBIAS ARNOLDUSSEN / Arşivi

Türkiye neden Kıbrıs'ı tanıyıp tanımama konusunu bu kadar sorun haline getiriyor, öyle ki, bu uğurda AB ile müzakereleri kesmeyi bile göze alabiliyor? Bu soru bugünlerde birçok Hollandalının 'Bu ne inat böyle' diyerek başlarını sallamalarına neden oluyor. Oysa, Türkiye'nin Kıbrıs'ın tanınması meselesini hafife almamak için yerinde sebepleri var.
Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımamasının başta gelen nedeni, Kıbrıs'a dair ihtilafla doğrudan ilişkili. Türkiye, adaya yapmış olduğu askeri müdahaleden dolayı, dünyanın neredeyse tamamında, bu konuda haksız taraf olarak algılanmakta. Buna paralel olarak, Kıbrıs Türk kesiminin tanınmamasına rağmen, Kıbrıs Rum kesimi bir devlet olarak her yerde tanınmakta. Türkler, öte yandan, bu konuya tamamen farklı yaklaşmaktalar ve suçun haksız yere üzerlerine kaldığını düşünmekteler.
Türkiye, Kıbrıs'a 1974 yılında gerçekten de bir askeri müdahalede bulunmuştur.
Söz konusu müdahale, Yunanistan'daki albaylar cuntasının tetiklemesiyle adada yapılan askeri darbe üzerine gerçekleşmiştir. Adadaki askeri darbenin hem öncesinde, hem de sonrasında -ve üstrelik çok daha şiddetli şekilde adadaki Rum çığunluk ile Türk azınlık arasında büyük çatışmalar patlak vermiştir. Söz konusu şiddet, çok sayıda Kıbrıslı Türk'ün hayatına mal olmakla kalmamış, birçoğu da evlerinden ve köylerinden olmuşlardır.
Türkiye'nin adadaki askeri darbeye ilişkin en büyük endişesi, darbenin, Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakiyle sonuçlanmasıydı. Bu endişe yersiz değildi; zira hem Yunanistan'daki cunta, hem de Kıbrıs'taki askeri darbe tertipçilerinin başa getirdiği kukla hükümetin lideri, 'enonis' fikrinin, başka bir deyişle Yunanistan ve Kıbrıs'ın birleşmesinin peşindeydi. Dolayısıyla, askeri darbe ile Kıbrıs'ın bağımsızlığı tehlikeye giriyor ve bu da Kıbrıs ile İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasındaki 1959 tarihli 'Garantörlük Anlaşması'na aykırılık teşkil ediyordu. Söz konusu anlaşmanın 4. maddesi uyarınca, bu ülkelerin her biri, Kıbrıs'ın bağımsızlığının tehlikeye girmesi halinde adaya müdahale etme hakkını haizdi. Söz konusu madde, müşterek bir müdahale gerçekleştirmeye yönelik olarak İngiltere ile yürütülen müzakerelerden sonuç alınamaması üzerine Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasının dayanağını oluşturmaktaydı. Dolayısıyla, Garantörlük Anlaşması'na istinaden Türkiye'nin adaya müdahalesi meşruydu, ancak adanın bölünmesi ve bölünmenin öncesindeki askeri darbe meşruiyetten yoksundu.
Türkiye'nin müdahalesinden sonra, adanın gerek kuzeyinden güneyine, gerek güneyinden kuzeyine yoğun göçler oldu. Ancak Rum kesimi uluslararası düzeyde tanınırken, Türk kesimi tanınmadı. 90'lı yıllarda ve 2000'lerin başında, adanın yeniden birleştirilmesine yönelik çabalar hız kazandı. Sonuçta 2004 yılındaki Annan Planı ortaya çıktı. Kıbrıslı Türkler söz konusu planı büyük çoğunlukla kabul ederken, plan Kıbrıslı Rumlarca reddedildi. Ancak Kıbrıslı Rumların planı reddine ve adada devam eden bölünmüşlüğe rağmen, Kıbrıs Rum Kesimi AB'ye tam üye olarak kabul edildi ve bu, hem Kıbrıslı Türkler hem Türkiyeli Türkler tarafından öfkeyle karşılandı. Bölünmüş durumda olan ve bundan dolayı çok ciddi bir asker nüfusu barındıran bir ülkenin AB'ye üyeliği, üye olmak isteyen ülkelerin istikrar içinde olmasını öngören AB'nin ilkelerine aykırıdır, özellikle de AB istikrar kriterine uyulması hususunu sürekli bir şekilde Türklerin başına kakarken. AB'nin, Annan Planı'nın kabulüne bağlı olarak vaat ettiği yardımların Kıbrıs Rum Kesimi'nce reddinin de ilişkilere olumlu katkısının olmadığı ortadadır.
Yukarıdakilerin ışığında bakıldığında, Türklerin, Kıbrıs Rum Kesimi hükümetine boyun eğmeyi ve adadaki bölünmenin tüm suçunu de facto olarak üstlenmeyi arzu etmemeleri şaşrtıcı değildir. AB liderlerince ve hatta AB üyesi ülkelerin vatandaşlarınca sıkça dile getirilen, Kıbrıs'ın Avrupa ailesinin bir üyesi olduğu ve Türkiye'nin de ailenin bu üyesini tanıyarak, onu da tıpkı diğer üyeler gibi selamlayıvermesi gerektiği, meseleyi fazla hafife almaktır. Unutulmamalıdır ki, bir aile kavgasını anlayabilmek için o ailenin geçmişini bilmek gerekir; ki bu da çoğu zaman ilk bakışta göründüğünden daha karmaşıktır.
Erdoğan'ın, bunların tümünü göz ardı edip, elinin tersiyle bir kenara iterek ülkesine dönmesi beklenemez. Tarihin buna imkân vermeyecek kadar husumet ile yüklü olduğu ortada. 'Tanıma', karşılıklı bir olgu ve özellikle de Annan Planı'nın Rum Kesimi'nce reddinden sonra, üstüne üstlük Türk kesimine uygulanan ticaret ambargosu sürmekteyken, Türkiye'nin Rum Kesimi'ni tanıması gerektiği fikrini Türklere pazarlamak kolay olmayacaktır. AB, Türklerin bu konudaki hassasiyetini daha iyi değerlendirebilirdi, değerlendirmeliydi de.
(Hollanda gazetesi, 28 Aralık 2004)