Türkiye: Tek yol üyelik

Kimi Avrupalı yöneticilerin Türkiye'yle üyelik müzakerelerini 3 Ekim'de başlatma konusunda gösterdiği ve medyanın da geniş geniş işlediği tereddütler, Türk halkında artan bir hayal kırıklığına yol açıyor.
Haber: MARTTI AHTISAARI / Arşivi
ALBERT ROHAN / Arşivi

Kimi Avrupalı yöneticilerin Türkiye'yle üyelik müzakerelerini 3 Ekim'de başlatma konusunda gösterdiği ve medyanın da geniş geniş işlediği tereddütler, Türk halkında artan bir hayal kırıklığına yol açıyor. Türk kamuoyunun bir kısmı zaten ülkesinin AB'ye hiçbir zaman alınmayacağını, ne zaman üyeliğe yaklaşsalar önlerine yeni engeller bulunup çıkarılacağını düşünüyor. Kimilerimiz Türk dostlarımızı ikna etmeye, AB'ye güvenmelerini sağlamaya çalışıyor, bu onurlu ülkelerin verdikleri sözleri tutacaklarını söylüyoruz. Bu güveni gerçekten hak edip etmediğimizi yakında göreceğiz.
17 Aralık 2004'te Avrupa Konseyi Türkiye ile üyelik müzakerelerini başlatma tarihini 3 Ekim 2005 olarak belirlemişti. Türk yönetimine iki koşul dayatılmıştı: biri hukukun üstünlüğünü ve insan haklarına saygıyı pekiştirmeyi amaçlayan geniş kapsamlı bir yargı reformu, diğeri de Gümrük Birliği'ni Kıbrıs dahil olmak üzere tüm yeni üye ülkeleri kapsayacak biçimde genişleten ek protokolün Ankara tarafından imzalanmasıydı. Türkiye bu koşulları yerine getirdi: Yargı reformu 1 Haziran'da yürürlüğe girdi, protokol 29 Temmuz'da imzalandı.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türkiye tarafından resmen tanınması (ve de bu tanımanın adanın kuzey kısmına kadar uzanması), müzakerelerin başlatılmasına ilişkin koşullardan biri değil.
Bu, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın bir kez daha kolları sıvamasını ve adanın yeniden birleşmesini sağlayacak bir anlaşmanın imzalanmasını gerektiren, karmaşık bir mesele.
Annan'ın geçen seneki önerileri gerek Türkiye gerek Kıbrıs Türk cemaati tarafından kabul edilmesine rağmen, Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedilmişti. Annan muhakkak bu işe tekrar el atacak ve Türkiye'nin AB'ye üyeliği için belirlenmiş 2015 tarihinden önce bu işi olumlu biçimde sonuçlandıracak. Dolayısıyla Kıbrıs'ın statü meselesinin, Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasına engel teşkil ettiğini öne sürmek yanlış.
Bazı Avrupalı yöneticilerin söylediği gibi 'imtiyazlı ortaklık' konsepti de tam üyeliğe alternatif olamaz. Bu öneri geçen aralık ayında Avrupa Konseyi'nde tartışılmış ve geri çevrilmiş, Konseyin sonuç bildirgesinde bu öneriye 'ucu açık müzakereler' sözüyle atıfta bulunulmuştu. Eski genişlemelerin hiçbirinde kullanılmamış bu terimler Türkiye'yi incitebilirdi, ama yine de uluslararası diplomaside bol miktarda kullanılan muğlak sözlerden biri olarak görülüp kabul edildiler.
Gelgelelim müzakerelerin yapısı bile hedefin Türkiye'nin tam üyeliği olduğunu açıkça gösteriyor. Zaten hedef tam üyelik olmasa hiçbir aday ülke, mevzuattaki on binlerce yasa ve yönetmeliği çıkarmak gibi zahmetli bir işe girişmez.
Neticede müzakerelerin asıl amacı, aday ülkenin koşullara uygun hale gelmesini sağlamaktır.
Zaten bir 'imtiyazlı ortaklık' kapsamında Türkiye'ye ne gibi bir ek avantaj sunula-bileceğini anlamak zor. Türkiye uzun süredir Avrupa Birliği'nin ortak üyesi. Gümrük Birliği kurularak, bundan 10 yıl önce tarım hariç tüm ürünlerin serbest dolaşımına izin verildi. Türkiye şimdiden Konsey'in toplantılarına davet ediliyor, çeşitli Avrupa programlarına, hatta Avrupa'nın ortak dış politikasına katılabiliyor. Bir NATO üyesi olarak Türkiye, güvenlik meselelerinde de NATO ile AB arası işbirliğinde ortak pozisyonunda. Dahası Türkiye mevcut reform programlarını destekleyici bir mali ve teknik yardımdan da faydalanıyor. Tam üyelik dışında ne gibi bir katma değer AB ile Türkiye arasındaki ilişkileri daha da geliştirir, anlayamadık.
Genişlemeden sorumlu Avrupa Komisyonu üyesi Olli Rehn açıkça söyledi: "Gerektiği gibi davranıp, Avrupa Konseyi'nde en üst siyasi düzeyde kararlaştırdıklarımıza sadık kalırsak, 3 Ekim'de müzakerelerin başlayacağından eminim."
Bu açıklamaya ekleyecek fazla bir şey yok. Tek yapabileceğimiz Avrupa yönetimlerinin burada oynadığı rolün, Türkiye'ye tüm üye ülkelerin hak ettiği gibi davranılmasını gerektirdiğini bir kez daha hatırlatmak olacaktır.
Resmi kararları ve vaatleri tekrar gözden geçirmek veya son dakika engelleri çıkarmak, AB'nin itibarını zedelemekten başka bir işe yaramaz. Müzakerelerin 3 Ekim'de başlaması şart. (Eski Finlandiya Devlet Başkanı ve Türkiye üzerine bağımsız komisyon başkanı/eski Avusturya Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü, 31 Ağustos 2005)