Türkiye vazgeçilemeyecek bir ülke

John Hopkins İleri Uluslararası Çalışmalar Fakültesi'nde uluslararası ekonomi politik profesörü Francis Fukuyama ile söyleşi:

John Hopkins İleri Uluslararası Çalışmalar Fakültesi'nde uluslararası ekonomi politik profesörü Francis Fukuyama ile söyleşi:
Anayasayı kabul etmeye hazırlandığı halde Avrupa bir güven krizi yaşar gibi görünüyor. Neden?
Ben AB'yi hep istikrar getirmek ve demokratik kurumların gelişmesini sağlamak için mükemmel bir araç olarak görmüşümdür. Doğuya doğru genişlemekle AB, 'yumuşak gücün' yayılması için gereken en etkili araçlara sahip olduğunu kanıtladı. AB'nin Romanya, Bulgaristan, Cezayir üzerindeki etkilerine bakmak yeter. Varlığı ve çekim gücü, toplumların iç reformlarında güçlü bir motivasyon kaynağı. Ancak AB önemli sorunlara gebe. Sadece 25 üyeyle işleyişin zorluğu değil, Avrupa projesi hakkında farklı anlayışlar arasında çıkan tartışma nedeniyle de sıkıntılar yaşanacak. En azından Avrupa'nın sonsuza kadar genişleyemeyeceği kesin.
AB'nin "sulandırılmasına" karşı sesler var. Kurucuların 'çekirdek' ülkelere dönüşü mümkün ve doğru olur mu?
Genişleme süreci başarılsa da başarılmasa da, derinleşmeye gidilmesi gerekecek.
Ancak burada her şey, kabul edilecek olan Avrupa vizyonuna bağlı olacak. Avrupa hakkında son derece devlet kontrolünü benimser, müdahaleci bir anlayış var. Bence bu hiçbir zaman iyi bir seçenek olmadı.
Neden?
Çünkü bu model AB'yi ekonomik anlamda rekabet gücüne sahip bir birlik yapamaz. Avrupa etkin bir karar alma mekanizması olmadığından, bir dizi ortak kuruma ihtiyaç duyuyor, AB'nin bugün bile bir dış politikasının olmamasının sebebi bu. Avrupa uluslararası emellerinde hep kısa kaldı ve 'sert gücünü' dünyada hiçbir zaman uygulayamadı. Bugün de ortak karar ve eylemlerde uzlaşma sağlayabilecek kapasitede değil. 25 üyeyle Avrupa öylesine çeşitlilik arz eden bir topluluk ki, hiçbir merkezi model işe yaramaz.
Ben hiçbir zaman devletin zayıflatıcı bir nitelik taşıdığına inanmamışımdır. Pazar ekonomisini katı yasalar olmadan geliştirmek ve verimli kılmak mümkün değil, bunu Milton Friedman bile artık kabul ediyor. Ancak ben AB'nin, bazı Brükselli bürokratların hayallerindeki gibi kolları her yere uzanan, her alana müdahale eden bir devlet olma yetisinin bulunduğunu düşünmüyorum. Bunun yerine AB, tek bir ağızdan konuşma kapasitesi bulunan dış politika gibi alanlarda etkinliğini artırmaya gayret etmeli.
Anayasa, sizce Avrupa federal devletinin tek bir ağızdan konuşmasına yardımcı olacak mı?
Bu anayasa ile Avrupalılar tarihlerinin önemli bir dönüm noktasına geldi. Geçmişte büyük siyasi oluşumlar hep askeri fetihler sonucunda oluşurdu. Alman ve İtalyan birlikleri bile öyleydi. Şimdiyse tarihte ilk kez, bir uzlaşının etrafında toplanmak isteyen devletler arasında barış yoluyla uluslarüstü, kolektif bir karar mercii inşa ediliyor. Bu yeni oluşumun işleyebilmesi için çoğunluk kuralı dayatılmalı, ancak böyle uzlaşıya varılabilir.
Amerikalı bazı yeni muhafazakârlar Avrupa'nın başlıca karakteristiğinin kayıtsızlık ve tarihten uzaklaşma olduğu görüşünde. Siz ne düşünüyorsunuz?
Avrupa fevkalade bir oluşum. Ancak Bob Kagan, siz Avrupalıların kimi durumlarda sert gücü geleneksel bir şekilde kullanmanız gerektiğini söylerken haklı. Gelgelelim AB şu anda bunu istese de yapamıyor. Son 10 yılda Balkanlar'da nasıl bocaladığına bakın. Sırpların saldırganlığına karşı AB ne Bosna'da, ne de sonrasında Kosova'da bir şey yapabildi. Zaten Donald Rumsfeld gibi Amerikalı yöneticilerin, AB'nin dış politikada ortak girişimlerde bulunma kapasitesinin olmadığı sonucuna varmasının ve Amerikalılardan başkasının yardım götüremeyeceğini düşünmesinin nedeni de bu iktidarsızlık. Soğuk Savaş boyunca, Berlin Duvarı'nın düşüşüne kadar geçen sürede Amerikalılar defalarca, Avrupalıların çoğunun o anki ruh haline uymasa da sonradan benimsediği pozisyonlar aldı. ABD'nin desteği olmasa, Almanya'nın yeniden birleşmesi muhtemelen bu kadar hızlı gerçekleşmezdi. Tabii ki bu durum Amerikan gücünün, daha doğrusu bu gücün 'meşruiyetinin', dünyanın geri kalanına gerçek bir sorun teşkil etmesini engellemiyor.
ABD'nin 'Wilson'cu' gücünün yorumlanmasında yeni muhafazakârların bazılarıyla görüş ayrılığına düştünüz.
İki yıldır iki hatalı tez birbiriyle çarpışma halinde. Bir yanda tek meşruiyet kaynağının BM Güvenlik Konseyi olduğunu iddia eden Avrupalılar var. Bu sağlam bir görüş değil, zira Güvenlik Konseyi tek bir vetoyla önü tıkanabilecek, zayıf kalabilecek bir kurum. Diğer yanda da dünyanın büyük kısmının Amerikan liderliğini kabul etmesini uman Amerikalılar var. Kamu yararına çalıştığına inanan Bush, dünyanın da bunu sonunda anlayıp onaylayacağını düşünüyor. Oysa ABD'ye karşı feci bir öfke gitgide büyüyor.
Ama yeni muhafazakârlar gibi siz de evrenselcisiniz.
Ben de onlar gibi demokratik değerlerin evrensel olduğuna inanıyorum. Ama Leninist değilim! Bush yönetiminin sorunu, öncelikle askeri araçlar yoluyla devlet kurabileceğine inanması. Oysa bizim çok taraflı kurumlara ihtiyacımız var. NATO'nun Kosova'da gerçekleştirdiği model (BM'nin iktidarsızlığına alternatif olarak) ümit verici.
Amerikalılar nasıl bir Avrupa istiyor?
Pek çok Amerikalı sanırım ABD'ye benzeyen bir Avrupa hayal ediyor. Diğer bir deyişle federalist ve dünya sahnesinde var olma yetisine sahip bir Avrupa. Girişimci ve rekabet gücüne sahip bir Avrupa. İstemedikleri şeyse, yönetimci ve korumacı bir oluşum.
Ancak kimi zaman Amerikalılara yakıştırılan yorumlar doğru değil. Irak savaşı sırasında Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Bush'u destekleyen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine karşı 'yaşlı Avrupa'ya' karşı çıkmışsa, bu o anda öyle gerektiği içindi. Amerikalılarda gayet tabii Avrupa'daki bölünmeleri ateşleme eğilimi de var, ama bir bütün olarak ABD bu yola girmiyor. Bush'un ikinci dönemi Amerikalıların Avrupa'yı desteklediğini zaten açıkça gösteriyor. Ayrıca komplo teorilerinden de kaçınmak lazım: ABD Türklerin üyeliğini ittiriyorsa amacı AB'yi zayıflatmak değil, Türkiye'yi güçlendirmek!
Türkiye'nin üyelik isteği neden AB'nin gelecekteki tanımı, yapısı ve kimliği tartışmasının tam ortasında yer alıyor?
Avrupalılara Türklerin üyeliği hakkında ne karar almaları gerektiğini söylemek, tabii ki Amerikalı bir entelektüele kalmamış. Bazı Hıristiyan demokratlar ve merkez sağdan siyasi yöneticiler, Avrupa'yı Hıristiyan bir uygarlık olarak tanımlamaktan hoşlanıyor ve buradan da mantıken Türkiye'nin AB'ye üye olmasının mümkün olmadığı sonucuna varıyor. Ama Avrupa'yı öncelikle Hıristiyanlıkla tanımlamayalı bayağı uzun
bir zaman oluyor. Avrupa kimliğinin din kısmı büyük oranda kayboldu, geriye sadece anılar ve kültürel miraslar kaldı. Son 40 yılda yaşanan göç hareketlerinden bağımsız olarak, Avrupa sınırlarında son derece büyük Müslüman nüfuslar barındırmıştır (özellikle Balkanlar'da). Avrupa'nın kültürel bir kriter olarak Hıristiyanlıkla tanımlanmaya çalışılması, vatandaşlığın evrensel boyutunu baltalama riskini taşıyor.
Ama Avrupalıların çoğu Türkiye'nin üyeliğine isteksiz yaklaşıyor.
Avrupa projesi her zaman seçkinler tarafından taşınmıştır. Pek çok durumda kamuyunun hissiyatı önemsenmemiş, gereksiz addedilmiştir. Ancak gelecekte Avrupa halkları kendilerine yukarıdan dayatılan bir perspektifi tümüyle desteklemediği takdirde, AB muazzam sıkıntılarla karşılaşabilir.
Peki ya Avrupalı yöneticiler Türklerin üyeliğini 'zorla geçirirlerse'?
Bu, aceleye getirilemeyecek kadar önemli bir konu. Avrupalıların ortak kültürünün nelere dayandığını bilmek için, sabırla hazırlanmış bir uzlaşı gerekiyor. 11 Eylül'den beri kültürel kimliklerde, ne yazık ki genelde olumsuz yönde bir güçlenme görüyoruz.
Terör tehdidinin provoke ettiği şoka karşı bir tepki verilmesi gerekiyor. Türkiye bu açıdan bakıldığında vazgeçilemeyecek bir ülke. Kötülüğün dinamiğini durdurabilmek için Müslüman ülkelerde Hıristiyan Demokratlara denk bir oluşum yaratmak gerekiyor; yani bu ülkelerde demokratik kurumları ve laiklik sürecini tümüyle kabul etmiş dinci siyasi partiler desteklenmeli. Ama Türkiye'yle ama Türkiye'siz, başarılı olması ve gerçek bir demokratik uzlaşı sağlaması isteniyorsa, Avrupa entegrasyon süreci de temkinle ve hatta yavaş yürütülmeli. (14 Mart 2005)