Türkiye'nin Avrupa tercihi kesinleşiyor

Türkiye'nin AB ülkeleri grubuna girmeyi başarması, Asya'da kurulup ardından Avrupa'ya uzanan bu ülkenin tarihinde çok ciddi bir dönem sayılır.
Haber: ABDÜLHAMİT ŞERİF / Arşivi

Türkiye'nin AB ülkeleri grubuna girmeyi başarması, Asya'da kurulup ardından Avrupa'ya uzanan bu ülkenin tarihinde çok ciddi bir dönem sayılır. Tarihe baktığımızda, 15. yüzyılın ikinci yarısında cihangir olma yolunu tutan bu ülke, Osmanlı ordularının 1453 yılında Kostantinopolis'e girmesi ve şehrin adının, dört bir tarafa yayılan bir imparatorluğun payitahtı olarak İstanbul'a çevrilmesiyle Avrupa'nın kapılarına dayanmıştı.
Böylece Osmanlı İmparatorluğu, Şark meselesinin ortaya çıkmasında güçlü bir şekilde rol oynadı ve etrafındaki kurulu imparatorluklarla kıyasıya bir rekabete girdi. İşte burada Türkiye, bu bölgeyle birlikte, amansız savaşlara tanık oldu. Yaşanan savaşların ve büyük olayların sürüp gitmesiyle ve 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde Türkiye, Avrupalı siyasetçilerin gözünde, 'Avrupa'nın hasta adamı' oluverdi. Avrupalı siyasetçiler bu hasta adamın mirasını paylaşmak için üzerine çullanmaya ve İstanbul'a bağlı halkları kışkırtıp ayaklandırmaya başladılar.
Sonuçta Osmanlı kayboldu ve hanedanlık da Mustafa Kemal tarafından ortadan kaldırıldı. Çünkü Mustafa Kemal, 20. yüzyılın başında, ülkesini halifelik ve hanedanlık cüppesini çıkarmaya zorladıktan sonra ortaçağ döneminden kurtarıp modern Türkiye'nin temellerini attı.
Yüzünü Batı'ya çevirdi
Köhne bir imparatorluğa Asya ve Avrupa'nın derebeylik çağlarında uygulanan yöntemlerle hükmeden Babiâli düzenine son verildikten sonra Türkiye, 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda yüzünü Avrupa'ya çevirmeye başladı. Bu; Mustafa Kemal'in Anadolu'nun merkezindeki Ankara'yı devletin başkenti yapması, Türklerin kendi yurtlarına döndüklerini ve Türkiye'nin Türklerin olduğunu bütün dünyaya duyurması ve ülkeyi askeri ve mali çöküntülere sürükleyen imparatorluğa son vermesiyle gerçekleşti.
Mustafa Kemal'in çelik bir iradeyle ve soydaşlarını da bu iradeye uymaya zorlayarak Osmanlı halifeliğini kaldırması, İslam ve Arap ülkelerini bomba gibi sarsarken, Batılı politikacılar tarafından Avrupa militarizminin, Osmanlı Sultanı Fatih Mehmet'in Kostantinopolis'i ele geçirmesinden sadece 40 yıl sonra İspanyolların 1492 yılında Endülüs'te İslam beyliklerine karşı elde ettikleri zafere benzer bir zaferi olarak algılandı.
Lider Mustafa Kemal'in veya diğer adıyla Atatürk'ün padişahlar tarafından Avrupa ülkelerinin vatandaş ve tacirlerine tanınan kapitülasyonlara çok sert çıkarak karşı koymuş olmasına rağmen daha sonra gelen Türk hükümetleri, Avrupa'nın hatırını almaya ve Avrupa dokusuna katılmaya yöneldiler. Bu kapsamda Türk liderleri İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa ve ABD politikalarının savuncusu olmaya koyuldular. Böylece, Sovyetler Birliği'ni üsler ve paktlarla çembere alma çabasına bir katkı olarak Ankara zaman kaybetmeden NATO'ya katıldı. Ardından Türkiye, Ortadoğu'da İngiliz ve Fransız emperyalizminin çekilmesi sonucu doğan boşluğun doldurulmasını savunan ABD Dışişleri Bakanı'nın 1950'lerde ortaya attığı CENTO'nun öncülüğünü yapmaya başladı.
Ne var ki bu proje bölge ülkelerinde, Cemal Abdulnasır'ın başlattığı kampanya sonucu sönük kaldı. Sonuçta Türkiye'nin Ortadoğu ve Filistin davasına ilişkin politikası muğlak duruma düşerek netlik kazanmadı. Böyle olunca Ankara, ABD ve İngiltere'nin teşvikiyle Tel Aviv ile sıcak ilişkiler kurdu. Türkiye, Osmanlı hilafetini andıracak her şeyden arınmaya ağırlık verdi ve ordunun generalleri, Mustafa Kemal'in temelini attığı anayasa ve ilkelerin uygulanması için yönetimi kontrolleri altına aldılar. Türkiye artık, Sovyetler'e karşı ileri bir askeri üs haline geldi.
Belalı bir durum
Hal böyleyken 1991 yılında Sovyetler'in dağılmasıyla Türkler Avrupa ile entegrasyon sürecini daha da hızlandırdı. Türkler bu yolda hummalı bir çaba gösterirken Eylül 2001 olayları meydana geldi. Bu olaylar Türkleri, Washington'ın da desteğine dayanarak AB'nin 26. üyesi olma yönüne daha da itti. Türkiye'nin Avrupa camiasına katılmasıyla Doğu ile Batı arasında yuvarlanma dönemi bitecektir. Bu durumda, Türkiye bir Avrupa ülkesi olma tercihini kesinleştirecektir.
Bunu, Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan coğrafyası etkilemeyecektir.
Burada Türk liderlerin, ülkelerinin güneyinde, Kuzey Irak'ta, Suriye'de ve İran'ın batısında bulunan Kürtlerin durumuna ilişkin tutumlarına kesinlik kazandırmaları gerekir. Özellikle Washington'ın Irak'ı Kürtler, Şiiler ve Sünniler arasında federal bir devlet haline getirme niyetleri artık belli olmuştur. Bu, Türkiye'nin AB ile müzakerelerinde Kürt sorununun etkisi konusunda belalı bir durum olacaktır. Bu ayrıca, önümüzdeki aylarda Ortadoğu'nun tanık olacağı büyük olayın habercisidir. Bu olay, Türkiye ile Şark meselesi arasında bir asır süren özel bağa son verecektir. (Mısır gazetesi Akhbar el Youm, 15 Ekim 2005)