Türkiye'nin bütün argümanları yanlış

Önemli bir politikacı, anılarını ya da ülke yönetiminin sorumluluğu altında bulunduğu dönem hakkında tezlerini yazmak ve sergilemek kararını alırsa, o zaman bu kitap yazarı açısından önemli, bununla birlikte de çok ilginç siyasi bir olay oluşturur.
Haber: PETROS MİLİARAKİS / Arşivi

Önemli bir politikacı, anılarını ya da ülke yönetiminin sorumluluğu altında bulunduğu dönem hakkında tezlerini yazmak ve sergilemek kararını alırsa, o zaman bu kitap yazarı açısından önemli, bununla birlikte de çok ilginç siyasi bir olay oluşturur. Tabii, bu tür bir kitap tüm tarafların; hem yazarın görüşlerine katılan ya da onları benimseyenlerin hem de yazarın tezlerine karşı çıkanların olumlu ve olumsuz eleştirileriyle karşılaşır. Bu bağlamda, kısa bir süre önce piyasaya sürülen eski başbakan Kostas Simitis'in kitabı birçok değerlendirme ve analiz için elverişlidir.
Doğru seçenek bulundu
Medya (yazılı ve elektronik), zaten ilk baştan Kostas Simitis'in kitabında olanlara geniş bir şekilde yer verdi (bunu yapmaları da gerekirdi) ve kapsamlı siyasi tartışmaların yapılmasına fırsat sağladı. Özellikle, (beklendiği gibi) 'Kardak konusuna' ve Türkiye'nin Kardak kayalıklarına ilişkin tahrikçi davranışı bağlamında, Ocak 1996 olaylarına önem verildi. O dönemde cereyan eden olaylar zaten biliniyor ve tekrarlanmalarına gerek yok. Üstelik, madem ki Kostas Simitis de bunları kitabında yeniden kaydediyor, o zaman hiç gerek kalmıyor.
Ancak buna rağmen, Yunan dış politikasıyla ve Türk tarafının tahrikçi davranışıyla ilgili olan bazı kritik konular ve sorular (siyasi ve hukuki) ortaya çıkıyor. Ortaya konulmakta olan birinci konu-soru, Yunanistan 'status quo ante', başka bir ifadeyle kuvvetlerin ve sembollerin karşılıklı geri çekilmesiyle, önceki duruma geri dönüş politikasını mı seçmeliydi, yoksa Türk tahrikçiliğine -Türkiye'nin bu hakka sahip olmadan şiddet kullanma tehdidinde bulunması ve askeri güç ile Yunan devleti toprağını yasadışı işgali!- cevaben savaş operasyonuna yönelmesi mi gerekirdi?
Sonunda birinci değerlendirmeye dayanan politika uygulandı. İkinci değerlendirme (doğru olarak) kabul edilmedi, çünkü (sonunda) Ankara'nın 'Ege konusunun' bir bütün olarak 'müzakere masasına getirilmesine' yönelik politikasına hizmet edecekti...
Ortaya konulan ikinci konu-soru, bu olayın yaratılmasıyla (Kardak krizinin) Ankara'nın kabul edilmesi olası bir argümana dayanarak 'gri bölgeler teorisini' ortaya koyma teşebbüsünde bulunup bulunmadığı. Başka bir ifadeyle, bu teoriyi ilk defa olarak ortaya koyan Ankara'nın, uluslararası düzeyde yetkili bir organizasyonun önüne çıktığında müzakerelerde kullanabileceği ya da sergileyebileceği dayanıklı bir hukuki argümanının olup olmadığıdır.
Türkiye'nin 'hukuki argümanı' iki ülke (Yunanistan ve Türkiye) için bağlayıcı uluslararası metinlerin 'hukuki boşluk' bıraktıkları ve Ege Denizi'nin bütün adacık ve kayalıklarının statüsünü düzenlemedikleri yorumuna dayanıyor. Komşumuz Türkiye'nin, Lozan Barış Antlaşması'ndan 73 ve Paris Barış Antlaşması'ndan 49 yıl sonra hukuksal 'uyanışı'(!) hem tarihte anılmıyor hem de hukuk açısından temelsiz. Burada sözü geçen çerçeve, sadece hukuk açısından temelsiz ve kabul edilmesi imkânsız olan 'Türk argümanıyla' ilgili kısaca şunlar vurgulanabilir:
1- Bir yandan Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan, öte yandan ise Türkiye tarafından imzalanan Mart 1913 Londra Barış Anlaşması'nın 5. maddesiyle Ege Denizi'ndeki bütün Osmanlı adalarının kaderlerinin belirlenmesi 'büyük güçlere' bırakıldı.
2- Yunanistan ile Türkiye arasında 1913 yılının Kasım ayında imzalanan Atina Barış Anlaşması'nın 15. maddesiyle Yunanistan ve Türkiye, büyük güçler tarafından ele alınacak Ege Denizi'ndeki Osmanlı adalarının kaderiyle ilgili herhangi bir kararı kabul etme yükümlülüğü altına giriyorlardı.
3- Yukarıda sözü geçen bu iki uluslararası anlaşma temelinde, (bu konuya ilişkin görevleri için yasal yetkiler tanınan) büyük güçler, Türkiye'ye geri verilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis adaları dışında bütün Ege adalarının Yunanistan'a verilmesini kararlaştıran Ocak/Şubat 1914 Notası yayımlandı.
4- 1923 Lozan Antlaşması'nın 12. maddesiyle, Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları dışında, 'Doğu Akdeniz' adaları üzerindeki Yunan egemenliği onaylandı ve sadece Asya kıyılarından üç milden daha az mesafede bulunan adaların Türk egemenliği altında kaldıkları temelinde özel bir hukuk kıstası düzenleniyor. Böylece, net bir şekilde Türkiye'ye verilen adalar dışında -Türk argümanının aksine- bütün 'Doğu Akdeniz' adaları Yunanistan'a veriliyor. Ayrıca, Lozan Antlaşması'nın 16. maddesiyle Türkiye, Lozan Antlaşması ile üzerlerindeki egemenliği tanınmış adalar dışında, bütün adalar üzerinde sahiplik ve herhangi bir hak iddiasından vazgeçtiğini net bir şekilde belirtiyor.
5- Lozan Barış Antlaşması ile İtalya'nın Onikiadalar'ı alması kaydedeğer bir konudur. Söz konusu adalardan ayrıntılı olarak söz ediliyor: Astipalea, Rodos, Halki, Karpatos, Kasos, Dilos, Nisiros, Kalimnos, Leros, Patmos, Simi, Lipsi ve Kos. Meis Adası'nın da İtalya'nın egemenliğine geçtiğinden de net olarak söz ediliyor.
Yani uluslararası hukukun bu 1923 tarihli bu maddesiyle Meis Adası'nı Türkiye'ye teslim eden Ocak-Şubat 1914 Notası iptal ediliyor.
6- Hukuka ve tarihe dayanan bu yazıda eksiklerin kalmaması için 2. Dünya Savaşı'ndan sonra 1947 yılının Şubat ayında imzalanan Paris Barış Anlaşması'nın 14 maddesiyle Onikiadalar'ın haklı olarak Yunanistan'a verilmiş olduklarının hatırlatılması gerekir.
Kardak değil İmia
Söz konusu Paris Anlaşması'na katılan taraflar arasında Türkiye'nin bulunmadığı gözönünde tutulmalı. Bunların ötesinde, Türk Dışişleri Bakanlığı'nın 1953 ve 1971 tarihli resmi haritalarında, Kardak kayalıklarının Yunan karasuları içinde gösterildikleri, Türk ordusunun (derin devlet) 1969 yılı resmi haritasında ise, Kardak kayalıklarından 'Kardak' olarak değil İmia (İmmia) olarak söz edildiği ve tümüyle Yunan karasuları içinde gösterildikleri Türkiye'ye hatırlatılmalı.
Son olarak, Türk hukuk uzmanlarının kıta sahanlığı sınırının çizilmesine ilişkin 1977 İngiliz-Fransız hakemliğinden yararlanmaları, Türk politikacıların ise Avrupa Parlamentosu'nun 15 Şubat 1996'da 342 aleyhte, 21 lehte ve 11 çekimser oyla Türkiye'yi 'Kardak'taki tutumu nedeniyle' kınamış olduğunu hatırlamaları iyi olur. (Yunan Elefterotipia gazetesi, Danıştay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Toplumları Mahkemesi'nde avukat olarak çalışmaktadır, 24 Kasım 2005)