Türkiye'nin nükleer yılı

Türkiye'nin nükleer yılı
Türkiye'nin nükleer yılı
Türkiye'nin nükleer enerjiye geçişinin planlanılan zaman diliminde başarılabilmesi, enerji güvenliğine ve iklim değişikliği ile mücadeleye yapacağı katkının yanı sıra dış politikasına da hizmet edecek...
Haber: SİNAN ÜLGEN / Arşivi

Geçtiğimiz aylarda açılan nükleer santral ihalesinde son aşamaya artık gelindi. Önümüzdeki günlerde bu santralın yapım ve işletiminin ihaleye tek teklif veren Rus-Türk ortaklığına verilip verilmeyeceği belli olacak. İhale sürecinde en tartışmalı konuyu yalnızca tek teklif alınabilmesi teşkil etmişti. Akkuyu’da yapılacak 4 bin Megavat kapasiteli nükleer santrale ilgi duyan birçok grup, düzenleyici çerçevedeki bazı kritik belirsizliklerin giderilememesi ve de özellikle kamudan istenen bazı garantilerin sağlanamaması nedeniyle ihaleden son anda çekilmişti. Tartışmalar ihaleye giren konsorsiyumun teklif zarfının açılması ile yeni bir boyut kazandı. Kilovatsaat başına yaklaşık 21 centlik teklif oldukça yüksek bulundu. Konsorsiyum ortaklarının bu gelişmenin hemen ertesinde fiyatlarını revize ederek yaklaşık 15 cente indirmeleri de dikkat çekti. Şimdi artık hükümetin bu şartlarda nükleer enerjiye yeşil ışık yakıp yakmayacağı merak ediliyor.
Bu kritik konudaki karar sürecinin yalnızca önerilen göreceli yüksek fiyat ile sınırlı olmadığını ifade etmek lazım. Son zamanlarda nükleer enerji ile ilgili olarak uluslararası alanda yaşanan birçok gelişmenin de bu karar arifesinde dikkate alınması gerekecek.

Nükleer enerjinin geri dönüşü
Öncelikle dünyada nükleer enerjinin uzun bir aradan sonra yeniden gündeme geldiğini belirtmek gerekiyor. Halihazırda dünyada yaklaşık 30 ülkede 440 adet nükleer santral bulunuyor. Ancak birçok ülkede yeni nükleer santral yapılmasına ilişkin tartışmalar yeniden başlamış durumda. Nükleer santral yapımına ara vermiş İsveç, Almanya, İngiltere ve Hollanda’da yeni projeler gündeme alınıyor. Komşumuz Bulgaristan’da AB baskısıyla kapanmış olan nükleer santralın yeniden işletmeye alınması öngörülüyor. Bunların haricinde Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerde nükleer santralların yapımı da hız kazanmış durumda. Dünyada şu anda otuza yakın nükleer santralin yapılmasına karar verilmiş durumda veya inşaatı devam ediyor. Hatta Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki birçok ülke dahi nükleer enerjiye geçmek istediklerini açıklamış durumdalar.
Nükleere duyulan bu adeta ani ve ortak ilginin nedenleri ise oldukça açık. Küresel ısınma ile mücadelede sera gazı emisyonlarını azaltma arayışı içinde olan ülkeler bakımından nükleer enerjiye geçişin kayda değer avantajları var. Elektrik üretimi içinde nükleer enerjinin payının artırılması sera gazı emisyonlarını artıran petrokarbonların enerji üretimi içindeki payının azaltılmasına olanak sağlıyor.
Nükleer enerjiye yönelimin bir diğer nedeni ise enerji güvenliği. Bu opsiyon özellikle Avrupa ülkelerinin Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığının azaltılmasına katkıda bulunacak. Bugün için AB ülkeleri kullandıkları doğalgazın yüzde 40’ını Rusya’dan ithal ediyorlar. Bu oran 2030 yılında yüzde 60’a çıkmış olacak. Ancak Baltık ülkeleri, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan gibi bazı AB ülkeleri açısından bu oran şimdiden yüzde 80-100 arasında. Dolayısıyla nükleer enerji bu ülkelerde bir anlamda doğal gazın yerini alarak Rusya’ya olan bağımlılığı azaltacak. Bu konuda örnek alınan ülke ise Fransa. Fransa’da tüketilen elektriğin yüzde 78’i nükleer enerjiden elde ediliyor.
Enerji güvenliği konusu ülkemiz bakımında da son derece önemli. Türkiye kullandığı doğalgazın yüzde 63’ünü Rusya’dan ithal ediyor. Öte yandan ülkemiz geçen hafta Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesinin Kyoto Protokolüne 185. ülke olarak nihayet taraf oldu. Türkiye’nin de bu şartlarda Kyoto rejiminin bir üyesi olarak 2012 sonrasında sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik bazı yükümlülükler üstlenmesi söz konusu olacak. Dolayısıyla dünyada nükleer enerjiyi gündeme taşıyan temel unsurlar Türkiye açısından da geçerlilik taşıyor.

İran, NPT ve sonrası
Ancak dünyada nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımı için öngörülmüş olan uluslararası kurallar, nükleer teknolojinin yaygınlaşmasının doğuracağı riskler nedeniyle tartışmaya açılmış durumda. Buradaki temel endişe nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımına sadık kalmayacak ülkelerin yaratacağı tehlikeler. Aslında bu alandaki uluslararası kuralları oluşturan Nükleer Silahların Yayılımının Önlenmesi Anlaşması NPT, taraf ülkelere sivil amaçlı nükleer enerjiye geçişlerine ve hatta bunun için uranyum zenginleştirme tesisleri kurmalarına olanak veriyor. Bu yola başvuracak ülkelerden beklenen ise nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetimine açmaları. NPT’de sağlanan bu denge, İran’ın nükleer programı nedeniyle bozulmuş durumda. NPT’ye taraf olan İran’ın nükleer programı ile ilgili ortaya çıkan uluslararası kriz sonrasında başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri, İran’ın NPT tarafından bu ülkeye tanınan haklardan
biri olan uranyum zenginleştirmesini kayıtsız şartsız durdurmasını ve bütün tesislerini UAEA denetimine açmasını istiyorlar. İran ise NPT’ye aykırı hareket etmediğini ileri sürüyor.
İran’ın doğurduğu güven bunalımı yetmezmiş gibi, NPT rejimi geçen yıl ABD hükümetinin Hindistan’a sağladığı bir ayrıcalıktan da zarar gördü. ABD, NPT’ye taraf olmayan Hindistan’a bugüne kadar yalnızca NPT’ye taraf ülkelere sağlanan nükleer teknoloji transferine yeşil ışık yaktı.
Neticede NPT kurallarını değiştirilmesine yönelik bir çaba başlamış durumda. 2010 yılında zaten bu sözleşmenin revize edilmesi için uluslararası bir konferans toplanacak. Bu revizyon sırasında başta ABD olmak üzere bugünün nükleer ülkeleri, nükleer silahların yayılımını önlemek adına, NPT’ye taraf ülkelere tanınmış olan uranyum zenginleştirilmesinin yasaklanmasını isteyecekler.
Nitekim bu politikanın öncülüğünü yapan ABD 2006 yılında, İran’ın nükleer krizi sonrasında, nükleer enerjiye geçecek ülkelerin nükleer yakıtlarını uranyum zenginleştirmesi yoluyla kendileri yapmaları yerine uluslararası bir yakıt bankasından elde etmelerini sağlayacak bir girişim başlatmıştı. Ancak GNEP (Global Nuclear Energy Partnership) olarak adlandırılan bu girişim, esasen nükleer
yakıt teminindeki garantilerin eksikliği nedeniyle başarılı olamadı ve üyeliği 25 ülke ile sınırlı kaldı. Türkiye de davet edilmesine rağmen GNEP’e girmedi.
Öte yandan ortak bir nükleer politikaya sahip olmaması nedeniyle bu alanda çok aktif olmayan AB de artık benzer bir politikayı benimsemiş durumda. AB’nin 2008 yılı sonunda güncellediği Strateji Belgesinde 2003 yılındaki Strateji Belgesine oranla daha farklı bir dil benimsediği görüldü. Nitekim ABD’nin GNEP girişiminin başarısızlığı sonrasında bu kez AB, UAEA’ya bağlı olarak faaliyet gösterecek bir yakıt bankasının kurulmasında öncü rol oynuyor. Gerekli finansman eşiğini aşması gün meselesi olan AB destekli bu girişimin, işin içinde UAEA gibi bir uluslararası kuruluş olması nedeniyle uluslararası camia indinde kabul edilebilirliğinin ve dolayısıyla GNEP’e oranla da başarı şansının daha yüksek olacağını ifade etmek mümkün gözüküyor.

Yavaş yavaş acele etmek
Neticede nükleer kulube dahil olan ülkelerin bu yaklaşımı destek bulacak olursa, nükleer teknolojiye sahip ülkeler ile diğerleri arasındaki ayırım daha da belirginleşecek. Bundan da en fazla nükleer enerjiye geçiş aşamasındaki ülkeler etkilenecek.
Akkuyu’da inşa edilecek nükleer santral ihalesine ilişkin gelişmeleri biraz da bu gözlükle değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin amacı bir an önce nükleer enerjiye geçişini başlatıp, 2010 yılındaki NPT revizyonunda daha avantajlı konuma gelebilmek.
Bütün bu açılardan bakıldığında, ihale sürecinin taşıdığı önem de açığa çıkıyor. Bu ihale Türkiye’nin nükleer enerjiye geçişini tetiklemekle kalmayacak, aynı zamanda uluslararası platformda nükleer enerji konusunda ağırlık kazanan tartışmalara da Türkiye’nin farklı ve daha avantajlı bir sıfatla katılmasını sağlayacak.
Dolayısıyla Türkiye’nin nükleer enerjiye geçişinin planlanılan zaman diliminde başarılabilmesi enerji güvenliğine ve iklim değişikliği ile mücadeleye yapacağı katkının yanı sıra dış politikasına da hizmet edecek. Yalnız aynı mantıkla, Akkuyu nükleer santral ihalesinin örneğin eksik rekabet veya yüksek fiyat nedeniyle olası bir iptaline yolaçabilecek gerekli düzenleyici çerçevedeki eksikliklerin zamanında gideril(e)memesinin sorumluluğu da aynı derecede ağır olacak. 

Sinan Ülgen: Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi- EDAM başkanı