Türkiye'ye ne oldu?

Türkiye'den şoke eden mesajlar geliyor. İstanbul'da polis gösterici kadınların yüzüne biber gazı sıkıyor, sırtlarını copluyor.
Haber: ChrIstIane Schlötzer / Arşivi

Türkiye'den şoke eden mesajlar geliyor. İstanbul'da polis gösterici kadınların yüzüne biber gazı sıkıyor, sırtlarını copluyor. Salı günü Türkiye'deki tüm büyük gazeteler, dövülen kadınların resimlerine yer verdi; ender görülür biçimde fikir birliği içindeydiler.
Bu dayak tüm Türkiye'yi etkiledi. AB Troykası, Türk Dışişleri Bakanı'nı bir okul çocuğu gibi 45 dakika bekletti, çünkü bakanla masaya oturmadan önce, İstanbul'daki dayak sahneleri hakkında sert bir açıklama hazırlıyorlardı. Bunun sonrasında da soğukluk devam etti. Brüksel'in Ankara'ya yönelik şikâyetler listesi uzun.
Boğaz'daki ülkeye birdenbire ne oldu? AB'nin 17 Aralık'taki Türkiye zirvesinin üzerinden 100 gün bile geçmedi, fakat hava değişimi bundan daha hızlı olamazdı. AB ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim'de başlayacak olmasına sevinmek yerine, Ankara'da korku ve sızlanma yaygınlaşıyor. Gerçi tüm kamuoyu yoklamaları, Erdoğan hükümetinin AB yolunda Türklerin yüzde 70'inin desteğini hesaba katabileceğini gösteriyor. Fakat ülkedeki çoğunluk aynı zamanda, AB'nin uzun bir müzakere sürecinin sonunda Türkiye'ye kapıları kapatacağına inanıyor. Bu tür korkular, Fransa ya da Almanya'daki Türkiye karşıtı duygularla da doğrulanıyor. Bu durum, depresif bir hava oluşmasını neden oluyor, ki bu da, AB rotasını istemeyen Türk milliyetçilerinin çok hoşuna gidiyor. Milliyetçilerin kamuoyu yoklamalarındaki değerleri ilk kez yeniden yükseldi. Seçim yapılsa muhtemelen meclise girecekler.
AB karşıtı hareket, Cumhuriyet'in uçlarında şekilleniyor; en sol ve en sağda. Karşı çıkanlar, kuşkucuların yanı sıra, güçlerinden vazgeçmek istemeyen ve ülkenin modernleşmesini frenlemeye çalışan eski tip bürokrat ve generallerden oluşuyor. Böylece, eski düşünce tarzının taraftarları sanki 17 Aralık öncesinde gizlenmiş, 3 Ekim öncesinde yeniden puan toplamak için şimdi saklandıkları deliklerden çıkıyor.
Üst düzey bir memur, sırf Latince 'kurdicus' ya da 'armenicus' ekleri var diye çiçek ve hayvan isimlerini değiştirmek istiyor. Vakıflardan sorumlu bir makam Hıristiyan kiliselerinin taşınmazlarının iadesini durduruyor. Polisler, amirlerinin gözleri önünde kadın göstericileri dövüyor...
Fakat bunların hepsi şimdi Türkiye'de, insan hakları ihlallerine artık göz yummayan ve bu ihlalleri teşhir etmekten korkmayan bir kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşiyor.
Hükümet, üniformalı dayakçıları bulacağına söz verdi. Bulmazsa basın tarafından sözlü olarak tartaklanacak.
Türk sivil toplumu, Osmanlı Ermenilerine yönelik 90 yıl önceki cinayetin tarihi önemi konusunda bile şimdi daha korkusuzca tartışıyor. Bu yeni vatandaşlık bilinci Türkiye'ye üyelik yolunu açan ve demokratikleşmeyi hızlandıran AB'nin eseri.
Geçen iki yıl, Türkiye'yi son 20 yıldan daha fazla değiştirdi. Erdoğan hükümeti bunu benzeri olmayan bir gayretle başardı. Bu hükümet şimdi cesaretsizlik içine düşerse, bunun faturasını da öder; 3 Ekim'de olmasa bile bir dahaki genel seçimlerde mutlaka. Çünkü Türklerin çoğunluğu eski döneme geri dönmek istemiyor ve o yolda kendisine dayak atılmasına da izin vermeyecek. (Alman gazetesi, 9 Mart 2005)