scorecardresearch.com

Türkler AB'de yemek diplomasisi yürütmeli

Türkiye'nin Avrupa ile entegrasyonunun engebeli yolu Türk yemeklerinden geçseydi, tümüyle farklı seyrederdi. Avrupalılar da böylece daha sağlıklı yaşardı.
Haber: STEPHAN RICHTER / Arşivi

Avrupalılar, Türkiye ’nin döneri gibi sağlıklı bir atıştırma yolunu çok daha önceden benimsemiş olsaydı, kolektif bel genişlikleri ve kalp sağlıkları bunun acayip faydasını görürdü. Hamburgerden farklı olarak dönerde, sadece birkaç incecik dilim kızarmış et (genelde ilave tat katsın diye), biraz ekmek, bol miktarda sebze (Fransızların crudites’i tarzında) ve hepsini birbirine bağlayan sos niyetine yoğurt bulunuyor.
Hepsi birlikte, etin asli parça değil de bir ilave olduğu Asya tarzı bir deneyim oluşturuyor. Sağlıklı, sağlıklı ve sağlıklı... 

Yunanlılar erken uyandı
Türkiye’nin, Avrupa’ya girme kampanyasının öncülüğünü, Anadolu’nun içlerinden gelen az eğitimli kitleler yerine mutfağına bırakmama hatasının, karşılıklı bir kültür savaşı yaratması kaçınılmazdı. Yarım asır sonra, hâlâ Türkiye-AB ilişkileri farklı dünyaların bu kafa kafaya çarpışmasını aşmaya çalışıyor.
Türklerde Yunanlıların bilgeliğinin olmaması fena. Yunanlılar da 1960’larda Batı Avrupa’ya kalabalık sayılarda geldi. Ama yanlarında en cezbedici silahlarıyla birlikte... Bu sayede Almanlar gibi eleştirel ev sahiplerinin dostluğunu kazanmasını bildiler.
Başarılı evlilik stratejileriyle ilgili o eski masal, “Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” der. Bu tavsiye, biraz bayatlamış ve sırtını cinsiyet rollerine dayamış olsa da, uluslararası ilişkiler söz konusu olduğunda hâlâ geçer akçe.
Mesela Almanlar, 1970’lerden beri, fabrikalardaki seri üretim hatlarında çalışan yabancı işçilerin tümüne, genelde şüpheyle bakıyor, çünkü çok sayıdalar ve sokaklarda giderek daha görünür hale geldiler.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının ‘ekonomik mucizesi’ hız kesip de işsizlik arttığında, zor ekonomik durumdan ‘öteki’ni, yani göçmenleri sorumlu tutma yönünde doğal bir eğilim doğdu. Hali vakti yerinde olanlar dahil Almanlar, ekonomik geleceklerinden korkarak yabancı işçilere karşı hoşnutsuzluk geliştirdi.
Bu giderek büyüyen yabancı karşıtı haletiruhiyeyle nasıl mücadele etmeli? Bu için için kaynayan düşmanlığı sağaltmanın açık ara en iyi yolu, o şüpheci Alman ailelerini mesela Yunan lokantasına götürmek olur. Almanlar, iyi yemek ve şarabın tadını çıkarırken, Yunan ev sahiplerinin konukseverliğinden –ızgara et, kebap, zeytinyağlılar, börek ve baklavayı saymıyorum bile- ne kadar hoşlandıklarını ikrar etmeden duramayacaklardır.
Yunanlıların bu kadar az paraya bu kadar iyi yemeği masaya koyabilmeleri hayrete şayan değil mi? Lokanta sahibinin konuklarının tekrar gelmeye değecek kadar iyi muamele gördüklerini hissetmeleri için tatlı Samos (Sisam) şaraplarından kadeh kadeh ikram etmesi de cabası. Alman-Yunan ilişkileri, tabak üstüne tabakla, tümüyle gastronomik temelde düzeldi.
On yıllar geçmesine rağmen Türkler, bir türlü bu stratejiyi yürürlüğe koyamadı. Kendi içlerinde kapalı kaldılar, restoranlar gibi pratik temas noktaları ve gerçek yaşamın kültürel elçiliklerini hiçbir zaman devreye sokmadılar. Bugün deneseler bile, bu pazar büyük çapta Yunanlıların eline geçmiş durumda. 

Türkiye keşfedilince...
Yunan adalarındaki kötü turizm işletmeciliğiyle geçen on yıllardan sonra, Avrupalı turistler toplu halde ‘milenyumun yeni Yunanistanı’nı yani İstanbul ’dan Bodrum’a Türkiye’nin sahillerini keşfetti. Bu da Türk mutfağının -ve genelde Türk konukseverliğinin- nefasetine dair farkındalığı giderek yaygınlaştırdı.
Türk mutfağını doğallık ve kalp sağlığı açısından bu kadar çarpıcı kılan, sadece inanılmaz balıkları ve derin lezzetler sunan sebzeleri değil (Türkiye’de yememişseniz, kırmızı biberi hiç tatmamışsınız demektir). Türk mutfağı, daha çok musakka gibi ağır yemeklere dayanan Yunan mutfağına kıyasla da daha sağlıklı.
Peki ya tuz? Onu da tutumlu kullanıyorlar, yine kalp sağlığına odaklı biçimde, ama günümüzün sağlık kaygılarından değil de, yüzyıllara dayanan geleneklerden ötürü... Buranın zeytinlerinden ise diğer her yerden farklı olarak, belli belirsiz bir tuz tadına karşılık daha çok limon burukluğu alacaksınız.
Asıl büyüleyici olan, mutfakların, devasa oldukları iddia edilen kültürel ve dinsel engellerin ötesine ne derece geçebildiklerini deneyimlemek. Mesela geçenlerde İstanbul’a gittiğimde, muhafazakâr Türklerin semti Eyüp’ü ziyaret ettim. Eyüp Sultan Camii’nin hemen yanındaki küçük lokantada öğle yemeği niyetine bir tas çorba içtim. İçinde patates, havuç, birkaç köfte ve enfes et suyu bulunan, tümüyle muhteşem lezzetler barındıran basit bir yemekti.
Cep telefonumu çıkarıp büyükannemi aramak geldi içimden uzun bir süre. On yıllar evvel Almanya’da bir oğlan çocuğuyken, tadına doyamadığım büyükannemin ev yemeklerini hatırlattı bana zira. Bunu ona da söylemek istedim. İdeal bir dünyada onu hemen buraya getirtip çorbadan tattırır ve şaşırtıcı paralelliği kendisine onaylatırdım.
Ücra bir dünya olduğu iddia edilen, hele onun kuşağı için başka bir gezegen olan Türkiye’de, kendi pişirdiklerine bu kadar benzeyen yemekler ikram edilmesi karşısında ağzı açık kalırdı. Daha da şaşırtıcısı, bu yemeğin bu yerde muhtemelen yüzyıllardır pişiriliyor olması.
Maalesef bu diyalog tümüyle fantezi, çünkü büyükannem ‘süper insan’ olsaydı şimdi 108 yaşını sürerdi. Fantezi bile olsa, sözde ‘öteki’ne dair pratik şeyler öğrendikçe dünyanın gerçekten ne kadar küçüldüğüne dair bu diyalog, İstanbul’da caminin yanında içtiğim çorba kadar kalbimi ısıttı.

(STEPHAN RICHTER: Theglobalist.com’un yayın yönetmeni ve Globalist Araştırma Merkezi Başkanı, The Globalist.com ve Radikal’e özel yazı)


http://www.radikal.com.tr/108870310887031

YORUMLAR
(1 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

- momentum

Ortada bir gerçek var: Türk yemek kültürü. Gerçekten köküne inmeye değer bir fenomen. Bu, dünyaca bilinen diğer ünlü mutfaklardan çok farklı bir şey. Mesela modern mutfaklar, ki en bilinen örneği Fransız mutfağıdır, artık bol bulunan çeşitli malzemelerle yapılan bir organizasyon sanatıdır ve bu tabak organizasyonları sossuz hiç bir anlam ifade etmez. Allah'ım, kimin aklına gelir çekirdeksiz patlıcanı közledikten sonra içini ayıklayıp süt, un, kaşarla karıştırarak beğendi yapmak? Sanırım bu fenomenin derinliklerinde zengin bir şehir ve konak kültürü, misafir ağırlamaya verilen önem, ev yaşantısına ve ev halkıyla paylaşmaya verilen önem, tarımsal üretim zenginliği ve malzeme bolluğu gibi şeyler yatıyor. Türklerin ayrıca, çok zengin geleneklerle beslenmiş bir dünya parçasına gelip varis olmaları da bir etken. Yemek kültürü, rahmetli Yılmaz Öztuna'nın dediği gibi aristokratik bir kültür. Bir kaç yıl önce Oslo'da bizi ağırlayan Norveçli meslektaşlarımız, yemeğe giderken yaptıkları "Türk yemekleriyle kıyaslama imkanı olmadığı" jestine, "Norveç'in topu topu 70 yıllık bir şehirlilik geleneği olduğunu" eklemişlerdi.