Üç devlet mi, savaş mı?

ABD'nin Irak planları, işgalin gidişatı böyle devam ederse (buna üniter, laik bir devletin teşvik edilmesi de dahil), başarılı olmayacak ve muhtemelen felaket sonuçlar doğuracak.
Haber: TOM R. BURNS / Arşivi
MESUD KEMALİ / Arşivi

ABD'nin Irak planları, işgalin gidişatı böyle devam ederse (buna üniter, laik bir devletin teşvik edilmesi de dahil), başarılı olmayacak ve muhtemelen felaket sonuçlar doğuracak. Biz, başlıca Iraklı gruplar arasında, AB ve AB adayı Türkiye'nin yanı sıra, İran'ın da arabulucu rol üstlenerek dahil olacağı çok taraflı müzakereler eşliğinde, organize bir geçiş süreci öneriyoruz. Bu yazı, müstakbel bir 'Irak devleti' için alternatif kurumsal tasarımlar düşünmenin ve böylece azınlık hakları ile petrol gelirlerinin eşit dağıtımı gibi kilit meseleleri hal yola koymanın önemini vurguluyor.
Irak, Osmanlıların çöküşünün hemen ardından gerçekleşen yapay kuruluşundan bu yana derin çelişkilerin eşlik ettiği bölünmüş bir topluluk oldu (imparatorluğun çok farklı üç eyaletini kapsıyordu). Böyle bir yapıya güç ve/veya tek bir ulusal otoriter örgütlenme ile (yani Saddam Hüseyin'in Baas Partisi) hükmedilebilirdi. Jeopolitik konumunu ve petrolü korumak amacıyla 'Irak devleti' üzerinde iktidar kurmak isteyen Britanya, sistematik baskı uyguladı. Siyasi ihtilafları, tehditleri veya idari sorunları çözmek için tekrar tekrar askeri güç kullanıldı. Benzer (ve daha sistematik ve acımasız) şekilde, Baas Partisi de 1970'lerin başında totaliter bir iktidar tipi oluşturdu.
Baas askeri rejimi, özellikle Saddam Hüseyin iktidarı altında, dinsel ve mezhepsel ihtilaflar arasında bir ölçüde denge sağlamak için havuç ve sopa taktiğini uygun bir tarzda uygulamayı başardı: Araplara (ve Bağdat'taki merkezi hükümete) karşı Kürtler, Şiilere karşı Sünniler vb. Baas yönetimi (son derece gaddar bir yönetimdi bu) daha önce veya potansiyel olarak merkezi hükümete karşı çıkan birçok Iraklıyı partiye bağlamayı başardı. Böylece ülkenin birbirinden ayrı sosyal güçlerini (modern anlamda) bir araya getirmek konusunda bir noktaya kadar başarı kaydetti.
Amerikalı işgalciler 2003'te, Ordu Savaş Koleji ve Irak'ın Geleceği Projesi'nin (ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakındoğu Politikaları Bürosu'ndaki bir birim) uyarılarına rağmen, Irak'taki kamusal düzeni sağlamaya yardım edebilecek iki kurumu, yani Baas Partisi ile orduyu lağvetme kararı aldı.
Hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Arapça konuşan Irak'ın büyük bölümünde, özellikle de söz konusu iki kurumla en yakın ilişki içindeki Sünni bölgelerinde kamusal düzenin dağılmasının yolu açılmış oldu (ki olan biteni dünya televizyonlarından her gün izliyoruz). Halihazırdaki zayıf devlet (daha doğrusu devlet iskeleti), kamusal düzeni sağlamak bakımından ciddi sorun teşkil etmekte; hükümetin çöktüğü bütün ülkelerde tehlike oluşturan böyle bir durum, derin bölünmelerin yaşandığı bir toplumda bilhassa ciddi bir tehdit anlamına geliyor. Elbette yeni güç odakları ortaya çıkmakta: Sözgelimi Kuzey'deki Kürt yarıdevleti, özellikle Sünni bölgelerindeki silahlı isyan grupları ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Irak için büyük ölçüde yabancı olan yeni dinsel siyaset biçimleri öneren Şii din adamları.
Mevcut işgal yönetimi Irak'ta çok az meşruiyete sahip veya hiç sahip değil (ve bu yüzden de sivil toplumu seferber etmek veya işler hale getirme kapasitesi yok), çünkü İslami olmayan güçlerle yakın ilişki içinde ve yaygın olarak yabancı bir güç olarak görülüyor (Kürtlerin çoğunluğu hariç). ABD'nin (vekilleri üzerinden) Irak'ı yönetemeyeceği veya istikrarlı bir düzen sağlayamayacağı açıkça ortada.
ABD, Britanya ve onların müttefikleri Irak'ı yeniden biçimlendirmeyi veya etkin bir 'ulus-inşası'nı da başaramayacak (Rumsfeld'in Irak'taki ulus-inşasına dair ifade ettiği kuşkular yerinde ve doğru). Müttefikler, çoktaraflı müzakerelerde arabulucu olacak bir konumda bile değil. Irak konusundaki cehaletleri zaten bir yana, yeterli meşruiyete ve desteğe sahip değiller (Irak'ın kolektif belleğinde Britanya, 1920'de Irak kasabalarına zehirli gazla saldırıp birçok sivili öldüren eski bir sömürgeci güçtür).
Seçimlerden sonra ortaya çıkması muhtemel yeni Şii otoritesi (başını, kendi içinde de karmaşa ve bölünmüşlük barındıran Birleşik Irak İttifakı çekmekte), Kürt ve Sünni çıkarlarını temsil eden aktörleri tanımaya ve onlarla pazarlığa oturmaya hazır olmalıdır; yanı sıra Irak'ın gelecekteki kurumsal tasarımının, konsensüs sağlamak ve her durumda üniter olması, çoğunluk iktidarına dayanması gereken bir devlet yönündeki bakış açısı bakımından müzakereye açık olduğunu kesin şekilde ortaya koymalıdır. Devletin nihai biçimi konusunda gerçek konsensüs esastır. Bir konfederasyon veya ayrı devletler söz konusu olduğunda sürekli konsensüs, üniter veya hatta federal bir devlet konusunda olduğundan daha az zorunludur.
Müstakbel Şii hükümetinin önünde en az dört büyük görev olacaktır:
1) Kürt ve Sünni bölgelerinin temsilcileriyle derhal müzakereye başlamak. Baas kalıntılarının da dahil olduğu Sünni isyancılar, müzakerelere ve 'kendi' bölgelerinde kamusal düzeni sağlamaya hazırlanmak konusunda teşvik edilmelidir. Şii çoğunluklu yeni hükümet, daimi gerilla savaşına niyetli Sünnileri ve diğer grupları nötralize veya izole edecek açık müzakereleri vurgulamalıdır. Böyle bir adım, işgal güçlerini onaylayıp onaylamadıklarına bakılmaksızın, mutlaka isyancı gruplar gibi aktörlerin tanınmasını da içermelidir. Üç veya daha çoktaraflı müzakereler için bir ilk gündem en az beş ana meseleyi kapsayacaktır: (A) 'Irak'ta kurulacak devletin (veya devletlerin) biçimi; (B) ne gibi bir siyasi düzenlemeye gidilirse gidilsin, azınlık hakları meselesi; (C) kesin sınırlara dair sorunlar; (D) petrol, su ve diğer kaynakların eşit ve potansiyel olarak istikrarlı bir çerçevede dağıtımı; (E) üç toplum tarafından üstesinden gelinemeyen ihtilafları gözlemleyip çözebilecek olan uluslararası yapının (veya yapıların) bileşimi ve liderliği. Yani, üç taraflı müzakereler uluslararası himaye (özellikle de AB'nin himayesi) altında gerçekleştirilmeli, bu sayede yükselen ihtilafların önü önceden alınmakla kalmayıp, herhangi bir uzlaşma dahilinde meşru bölgesel ve uluslararası çıkarlara dikkat etmek mümkün olacaktır.
2) Şii otoritesi altında asgari kamusal düzeni sağlayabilecek bir ordu ve polis gücünün inşa edilmesi (Kürtler bu konuda kendi kendilerine yetmektedir). Amerika'nın yapılandırdığı ordu birimlerine genel bir güven duyulmayacaktır. Bu birimler meşruiyetten yoksun olacak ve her yerde muhalefetle karşılanacaktır; hatta bizzat kendi üyeleri bile bu birimlere güven veya saygı duymayacaktır. Daha kararlı güçlerle karşı karşıya kaldıklarında çözülmeleri hiç şaşırtıcı değildir.
ABD ile çekilme pazarlığı
3) ABD ile en azından Kürt ve Şii bölgelerinden güçlerini çekmesi konusunda müzakere yapmak makul olacaktır; yeni otorite, Sünni isyancılar ile işgal güçleri arasında, işgalci birliklerin Sünni bölgelerinden çekilmesine kapı açacak müzakereleri de destekleyebilir. Çekilme, meşru Irak otoritesini ve düzen güçlerini inşa etmek, yanı sıra zorlu toplumsal müzakereleri gerçekleştirmek bakımından zaruridir.
4) AB'yi başlıca uluslararası aracı ve müzakerelerin düzenleyicisi kılmak (AB zaten böyle bir rol oynamıştır)... Koşullar uygun olduğunda, Türkiye ve İran da bu sürece dahil edilmelidir. (Elbette bu iki ülkeden İran'ın süreç içindeki rolü ve çıkarları çok farklıdır. Fakat İslami yönetimlere sahip bölgesel güçler olan Türkiye ve İran, bölgesel istikrarın selameti açısından yapıcı roller oynamak yönünde motive edilebilir). AB bu bakımdan doğru ve uygun seçenektir, zira sürece dahil olan veya olacak kilit aktörlerin büyük kısmıyla (ABD de dahil) oldukça iyi ilişkilere sahiptir. Yanı sıra inisiyatifler ve yaptırımlar geliştirebilecek olan ekonomik ve siyasi bir güçtür. Türkiye ve İran Müslüman ülkelerdir. Türkiye'nin müstakbel AB üyeliği de önemlidir; ve ayrılıkçı bir Kürt hareketi kadar, sınırlarının ötesinde bir diğer güçlü Şii devletinin kurulması ihtimalinden de büyük endişe duymaktadır. Yaptırımları da içeren bir inisiyatifler sistemi, inşanın parçası olmak durumundadır.
Bu noktada yeni 'Irak devletinin' nihai biçimi meselesine dair birkaç yorum yapmak gerekiyor:
1) Tarihin ve güçlerin karmaşık konfigürasyonunu (Kürt, Şii ve Sünni topluluklar, yanı sıra laik Baasçı gruplar) hesaba katarak, güçlü bir üniter devletin kurulmasının ya diktatörlükle ya da iç savaş(lar)la (Kürtlerle Araplar, Şiilerle Sünniler, Baasçılarla diğerleri) sonuçlanacağı kanaatindeyiz. Elbette 'demokratik' görünen bir iktidar altında bile yeni bir diktatörlük kurmak mümkündür. Sözgelimi Şii çoğunluk, seçimlerden beklendiği gibi ezici bir zaferle çıkması durumunda ordu ve polis güçlerini kontrolü altına alabilir ve en nihayetinde çatışan grupları denetim altında tutmak için himaye ve baskının bileşimi olan bir politika izleyebilir (tıpkı Baas Partisi'nin 30 yıldan fazla bir süre nispeten başarıyla uyguladığı gibi). Böyle bir rejim İran'la görece yakın (en azından daha önceki Sünni rejimlere göre daha iyi) bir ilişki içine girebilir. Ayrıca Kürt sorunu ve petrol (yani Kuzey'den petrol ithali) gibi meselelerde Türkiye ile yakın işbirliğine de hazır olacaktır.
2) Diğer bir olasılık da, Irak'ın, Osmanlı'nın tarihsel eyaletleri temelinde üç devlete bölünmesidir. Türkiye böyle bir çözüm konusunda derin kuşkular beslese de, Irak 'Kürdistanı'na ait sınırın uygun şekilde ayarlanması, yanı sıra AB'nin meseleye el atması, elverişli şartlarda istikrarlı bir düzenlemeyi beraberinde getirebilir. Türkiye'ye ucuz petrol satılması gibi cömert bir öneri de yapıcı bir rol oynayabilir. Peki ayrı devletler istikrara vesile olur mu? Kuşkusuz böyle bir seçenek güçlü bir dış angajman (sözgelimi AB, Türkiye ve İran) söz konusu olursa istikrar getirecektir. Aksi takdirde daha başka yabancı müdahalelere yol açabilecek bir savaş ortamı veya tek, üniter bir devlet altında diktatörlüğün tesisi (sözgelimi Baas hegemonyasının geri dönüşü) biçiminde kolayca dejenere olabilir.
3) Zayıf, fakat birleşik bir başkanlık, ortak para birimi ve uluslararası koruma eşliğinde gevşek bir konfederasyon, üniter bir devletle ayrı devletler arasında bir yerde duran kurumsal bir seçenektir. Konfederasyon, federal bir devletin aksine, alınacak merkezi kararlar konusunda asgari bir kapasite ve otoriteye ihtiyaç duyar. Irak'taki derin çelişkiler göz önüne alındığında, gerçek merkezi otorite eşliğindeki federal bir sistem bize göre çok sorunlu ve istikrarsız olacaktır. Bu yüzden, (müzakereler konusunda olduğu gibi, AB, Türkiye, İran ve belki başka aktörleri kapsayacak) dış kaynaklı bir organizasyon tarafından istikrar kazandırılmış bir konfederasyon, mevcut şartlar altında en mümkün düzenleme olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat bu yine de belirleyici değil, tasarımla ilgili meselesidir.
Her ne olursa olsun, müstakbel bir Irak bölgesinin kurumsal tasarımı söz konusu çelişkileri, grup konfigürasyonlarını ve içsel olduğu kadar dışsal çatışma potansiyellerini hesaba katmak zorundadır; riskli sürtüşmeler ve felaket sonuçlara gebe çatışmalar ancak böylelikle asgariye indirilebilir. Üniter bir devlet, federal veya konfederal bir devlet ya da ayrı devletler kurup kurmama yönündeki pazarlıklar bağlamında, bir dizi ilişkili mesele müzakere edilip halledilmek zorundadır. Bu meseleler azınlıkların hakları ve korunması (yani sadece Şii, Sünni ve Kürtlerin değil, Türkmenlerin, Asurilerin, diğer Hıristiyanların, Yahudilerin ve Farsların hakları ve korunması), bölgelerin sınırları, petrol ve su gibi kaynakların dağılımı ile ilgili olacaktır. İdeal olan, petrol gelirleri ve toprakların ayrılıp belirlenmesi ve petrol gelirlerinin adil paylaşımına yönelik bir sistemin kurulmasıdır-bu, çok taraflı müzakerelerde 'toprak iddialarının' keskinliğini azaltacaktır.
Iraklı Şiilerin yükselişi, bütün Ortadoğu tarafından yakından takip edilecek ve derinden hissedilecektir: bir yanda Irak'la sınırdaş ve/veya hatırı sayılır Şii nüfuslara sahip olan devletler (Suriye, Suudi Arabistan, İran, Kuveyt, Ürdün ve Türkiye); diğer yanda ise İran kaynaklı monarşi karşıtlığının ve İslam toplumunun cumhuriyetçi modelinin potansiyel tehdidi altındaki Arap monarşileri vardır. O veya bu türden, yani Irak içinde veya uluslararası planda savaş(lar)ın patlak verme riski, işgal sonrası gelişmelere müdahil hale gelecek arabulucu güçler (AB, yanı sıra Türkiye ve İran gibi güçler) için başlıca endişe kaynağı olmalıdır.
Fırsat penceresi dar
Argümanlarımız özetle, bağrında yüksek oranda riskli senaryoları taşıyan Irak bataklığından bir çıkış yolu bulmayı öngörmektedir. Fakat fırsat penceresi dardır. Üç büyük grup, bir ölüm kalım dansına girişmiş durumdadır: Sahnede çoktaraflı müzakerelere katılması gereken Iraklı gruplar; arabulucu olması ve barışı koruma misyonunu üstlenmesi gereken AB
(özellikle Britanya, Fransa, Almanya ve birlik adayı Türkiye); ve son olarak da ABD ve onun müttefikleri vardır. ABD liderliği için şunları kabul etmek kilit önem taşımaktadır: birincisi, ortada bir 'Irak ulusu' yoktur; ikincisi meşru otorite ve kamusal düzen Irak toplumu içinden çıkmalı, bu bakımdan işe, Kürt ve Şii bölgelerinin çoktaraflı müzakerelerin ve yeni düzen(ler)in oluşturulmasının zeminini hazırlamasıyla başlanmalıdır; üçüncüsü bu süreçlerin sonucu (bir, iki veya daha fazla devlet, ya da İslami egemenlik altında bir devlet veya Baas'ın dirilmesiyle bir laik devlet) muhtemelen Irak dışındaki güçler tarafından hoş karşılanmayacaktır. Fakat böyle bakılırsa, ölüm ve yıkım tüm taraflar açısından önemli ölçüde indirgenebilir ve istikrarlı ve demokratik düzen(ler)in kurulması ihtimali artabilir. (Prof. Tom. R Burns, İsveç Uppsala Üniversitesi/Prof. Mesud Kemali, Mid-Sweeden Üniversitesi)