Ulema ile vüzera ezelden kavgalı

Kendi ayağına çelme takmakta AKP'nin üzerine yok. Tabloya bakın: Siyasi mesele haline getirilen Van hadisesi, ayaküstü sarf edilmiş laflar yüzünden ilericilik/gericilik kavgası seviyesine tırmandı.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Kendi ayağına çelme takmakta AKP'nin üzerine yok. Tabloya bakın: Siyasi mesele haline getirilen Van hadisesi, ayaküstü sarf edilmiş laflar yüzünden ilericilik/gericilik kavgası seviyesine tırmandı.
Sadece AKP değil, üniversite de sanki 'el mi yaman bey mi' gösterisinde...
Ancak bizde 'ulema' (âlimler sınıfı) ile 'vüzera'nın (vezirler) arası hiç iyi olmadı. Genelde ilmiye sınıfı, siyasetin gündelik sorunlara şer'i hükümleri dikkate almaksızın pratik ve popülist çözüm üretme eğiliminden; vüzera taifesi de ulemanın içtihad (yorum üretme) konusundaki kısırlığından rahatsızdı.
Aslında Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca 'ulema'nın derdi 'kale alınmak' ya da önemsenmekten ibaretti. Böyle yaklaşıldığında en olmayacak işlere dayanak buluyorlardı.
Kardeş katline cevaz
Örneğin 'Fatih Kanunnamesi' olarak bilinen ve Osmanlı İmparatorluğu'nda 'anayasa' kıymetinde kabul edilip geçerliliğini asırlarca korumuş olan yasanın, şeriatın yanına 'sivil hukuk' konulması manasına geldiği, 'kardeş katline' cevaz vermesi açısından ise dinen suç ve geçersiz sayılması gerektiği açıktı. Ama asırlar boyu ulema bu konuda ağzını açmadı.
Keza Osmanlı asırları boyunca medreselerde Hanefi fıkhına göre 'Halifenin Kureyş'ten olması gerekir' hükmü okutulduğu halde kimse çıkıp, "O zaman bizim padişaha halife demek caiz değil" demedi. Dini açıdan gerekçe bulmanın zor hatta imkânsız olduğu düşünülebilecek konularda bile ulema itibar gördüğü sürece kılıf üretti. İslam'ın şartlarından olmasına rağmen Osmanlı padişahlarının hiçbirisi hacca gitmedi. Ama bu hal halife sıfatı göz önüne alındığında dahi nakise (noksalık) sayılmadı.
Hatta Genç Osman, dönemin Şeyhülislamı Esad Efendi'nin kızı Akile'yle nikâh kıyarak hanedan geleneğine aykırı davrandığı ve hacca gideceğini açıkladığı için tahttan indirilip öldürüldü. Bu cinayete önayak olanlar aynı talep Sultan Selim veya Kanuni'den gelse hükümdarı evliya mertebesine çıkaracak insanlardı ama Genç Osman'ın saltanatında ibre tersine dönmüş, Sultan kendi lalası dışında bütün ulemayı kapı dışı etmişti. Genç Osman'a kayınpederi Şeyhülislam Esad Efendi'nin dahi, "Padişahlara hac lazım değildir" mealinde fetvayla karşı çıktığını biliyoruz. O zaman ağır basan ulemadan hanedanın öcünü 4. Murad aldı.
Katledilen şeyhülislam
Boğdurduğu kişiler arasında Osmanlı tarihi boyunca katledilmiş tek şeyhülislam olan Ahizade Hüseyin Efendi de vardı.
Osmanlıda 'ulema'nın kışkırttığı ayaklanmanın haddi hesabı yok. Ancak herhalde 2. Mustafa'nın başına gelen içlerinde en dikkat çekenidir. 1703'te 'Edirne Vak'ası'yla tahtından olan 2. Mustafa için hocası ve danışmanı Feyzullah Efendi'ye itimadının kurbanı oldu demekte beis yok. Padişah olduğu gün hocasını Erzurum'dan çağırttırarak Şeyhülislamlık makamına tayin eden 2. Mustafa, Feyzullah Efendi'nin şahsında devletin başına 'vekil' veya 'atabey' tayin etmiş gibi oldu.
Sadrazam dahil kimseye saygısı yoktu hocanın. Nitekim Amcazade Hüseyin Paşa onun küstahlığına dayanamayıp istifa etti. Feyzullah Efendi Sadaret mührünü neferlikten yetişme ve kendisine dalkavukluktan öte bir meziyeti bulunmayan, bu yüzden 'Daltaban Mustafa Paşa' diye anılan zata verdirdi.
Lakin o dahi Şeyhülislam'ın pervasızlığına tahammül edemeyip bazı icraata itiraz ettiği için hem makamından hem canından oldu.
Feyzullah Efendi ulema sınıfındandı ama en büyük düşmanlığı da kendi camiasınaydı. Liyakat falan dinlemeden en itibarlı makamlara kendi akrabalarını tayin etti. Ulemanın terfi yolunu tıkadı. Büyük oğlunu kendisine yardımcı ve Nakibüleşraf, ortanca oğlunu Anadolu Kadıaskeri tayin etti. Yetmedi, iki küçük oğlundan birini Bursa kadılığına diğerini de şehzade hocalığına getirdi. Amca çocuğu Rumeli Kadıaskeri, damatlarından biri İstanbul diğeri Edirne kadısı, bir damadı da İstanbul Kaymakamı'ydı. Padişahı 'İstanbul'un fesad yuvası' olduğuna inandırdığı için 2. Mustafa 'Benim şehrim' dediği Edirne'de yaşıyor, bu yüzden devlet Feyzullah Efendi'ye emanet idare ediliyordu.
Kışlaya yönelen öfke
Sonuç malum. Ulema öfkesini asker kışlasına yansıttı. 50 bin silahlı adam Edirne'ye yönelince 2. Mustafa'nın muhafızları karşı duracak cesareti bulamadılar. Padişahı tahttan indiren isyancıların ona husumetti yoktu. Nitekim sultana dokunmadılar. Asker hınç almak için Feyzullah Efendi ve şürekâsının peşine düştü. Şeyhülislam yakalandı ve tarihlerin 'üç ejderha' diye kaydettiği dev yapılı üç yeniçeri, hocayla oğul ve akrabalarını işkenceyle sorguladı. Nerede servet biriktirdikleri öğrenilip bunlara el konuldu ve hazineye irad kaydedildi.
Tarihte ordusunu ulema fetvasıyla tasfiye edip kılıçtan geçirmiş başka bir ulus yok. Yeniçeri zıvanadan çıkmış uzun zamandır devlet için bir 'tehdit cihazı' haline dönüşmüştü dönüşmesine ama bu 'dipten budama'ya neredeyse bir asır sancı çektikten sonra karar verilebildi.
3. Selim'in feci akıbeti, Alemdar Mustafa Paşa'nın 'saltanat naibi' gibi hareket edip İstanbul'a hâkim olmasıyla rahatı kaçmıştı ulema tabakasının. Alemdar Paşa'ya Şeyhülislam'ın resmi iftar davetinde gerçekleşmesi planlanan suikast hedefine varmadı ama 'Paşa' ortadan kalktı. O zamana kadar dirayet gösteremeyen 2. Mahmud'un ipleri alışı bundan sonradır. Saray ulemayla ittifak edip önce yeniçeriye askeri talimi zorunlu getiren fetvayı aldı. Başına buyruk olmaya alışmış, 'durumdan vazife çıkarma' eğilimindeki koğuş ağaları statülerini kaybetmenin eşiğinde olduklarını anlayıp kazan kaldırdılar. 1826 senesi Haziran'ında gerçekleşen 'Vak'a-i Hayriye' öncesinde yeniden ulemadan fetva aldı 2. Mahmud. İsyan katli gerektirir dediler ağız birliği edip. Ardından saray muhafızları ve halk yeniçeri kışlalarına saldırdı. Sadece 15 Haziran günü 6 bin yeniçeri öldürüldü İstanbul'da. Fetva mucibince kışla mensuplarının hepsi 'fermanlı' durumuna düştükleri için Türkiye'nin her yanında ahali yakaladığı yeniçeriyi katletti. Temmuz ayının sonuna kadar öldürülenlerin sayısı 20 bini buldu.
'Ocak'lı kini
Yeniçerinin elle tutulur yanının olmadığı-nı bilmiyor değildi askerler. Ama köklerini o ocakta gördükleri için kanlı tasfiyeye dayanak veren ulemaya kin bağladılar. 2. Mahmud'dan itibaren açılan yeni eğitim kurumlarıyla çağı yakalamaya çalışan ordu yerinde sayan ve 'softalın kaynağı' addedilen medreseye düşmanlık hissiyle doldu. Ulema böyle ifade edilmemiş olsa da 'Batılılaşma' diye işaret edilen hedefe muhalifti ve onların gözünde 2. Mahmud nasıl 'gâvur' idiyse bu hüküm 'yenileşme' taraftarlarının tümü için geçerliydi.
Kadızadeler ayaklanması, 31 Mart Hadisesi hep bu çekişmenin ürünü olarak ortaya çıktı.
Eğitim alanında ileri hamleler yapıldıkça ve yeni müesseseler ortaya çıktıkça ulema sınıfı ne denli direnirse dirensin hep mevzi kaybetti. Medrese klasik müfredatını yenileme yoluna gidip şaşılası bir kararla kapılarını kız öğrencilere açtığında iş işten geçmişti. Kadılıklar hukuk mektebinin açılması ve çağdaş mahkemelerin kurulmasıyla, medrese 'Sultani' denilerek padişahın himayesine alınan yeni liseler ve üniversitenin kurulmasıyla günden güne gözden düştü.
Bu dönemde ortaya atılan 'devrim' mahiyetindeki önerilerin tamamı fazla ince elenip sık dokunmadan Cumhuriyet döneminde uygulamaya sokuldu. Laik düzene geçilmesi, alfabe değişikliği hatta cumhuriyet...
10 Mayıs 1868'de bizde ilk meclis sayılabilecek Şuray-ı Devlet'i açarken Sultan Aziz'in kuvvetler ayrılığı prensibini, "Teşkilat-ı cedide (yeni düzen) kuvve-i icraiyenin (icra kuvvetinin yani hükümet yetkisinin) kuvve-i adliye (yargı erkinin) diniye ve teşriiyeden (yasama) tefriki (ayrılması) esasına müsteniddir (dayanmaktadır)" demesiyle din ve devlet işlerinin ayrılacağı yeni rota belirlenmiş oldu.

Çerçeve
Çanakkale ve yüzbaşı Dimitroyati
Çanakkale ulusal bir destansa bu destanın tacı 57. Alay. Atatürk'ün Nutuk'ta, "Onlar süngü takıp düşmanı göğüslemeseydi şimdi bu vatanın semalarında başka bayraklar dalgalanıyor olacaktı" dediği birlik. Biliyorsunuz bu alay, Mustafa Kemal'in, "Size ölmeyi emrediyorum!" sözüyle son ferdine kadar şehit düştü.
Çanakkale Şehitliği'ni ziyaret edenler muhtemelen bilecektir. Bu savaşta Türk ordusunda görevli gayri müslim askerlerin varlığını. Sene başında Doğan Hızlan, dostu olan bazı Rumların dedelerinin Çanakkale'de savaştığını söylediklerini, bunlardan birinin şimdi dedesinin adını taşıyan mali müşavir Vasil Lemapulo olduğunu yazmıştı.
'Gâvur mavur der...'
Asteğmen Vasil Lemapulo'nun adı Kemal Demirel'in 'Anafartalar'ın Beş Günü' çalışmasında da var. Benim dikkatimi çeken bir başka isim Alay Tabibi Yüzbaşı Dimitroyati oldu. Vurulduğunda yanındaki Ali Çavuş'a vasiyet ediyor: "Bak çavuş... Gâvur-mavur der başka yere gömerler, beni sizden ayırmayın!"
Ali Çavuş son nefesini verdiği hastane çadırında vasiyeti naklettiği sıhhıye erinden Dimitroyati'nin dileğini komutanlığa iletip takipçisi olacağı konusunda yemin almış...

Çerçeve
Karikatür tarihi
Yukarıda gördüğünüz 'çizgi'nin bir şiir olduğunu aklınıza getirebilir misiniz? Osmanlı Türkçe'sinde yazı sağdan sola yazıldığı için 'mısra'yı öyle okuyun: "Pençe-i afitab-gül ü ruhsar/ Dilberi servikad-i lale izar.." Sadeleştirilmiş (mısradaki akışa uygun haliyle) : "Pençesi güneşin gül yanaklı/ Dilberi servi boylu lale yanaklı..."
Orhan Koloğlu ağabeyimizin, 'Türkiye Karikatür Tarihi' adlı yeni kitabından aldım. Buharalı Abdullah imzasıyla padişaha sunulmuş bu 'bilmece şiir...'
Matbaa sonrası
Koloğlu matbaanın gelişinden sonra başlayan çizgi dünyamızı hikâye etmiş; yüzlerce karikatürü derlemiş. 600 sayfada Osmanlı'nın son bir buçuk asrı ve Cumhuriyet'in 80 yıllık devresinde sosyal ve siyasal alanda yaşanan değişim kasırgasının tablosu var.