Ulema ve Ümera Gerginliğini Doğru Okumak

Tarihi verilerimizden hareketle ulema ve ümera ilişkilerine kısa bir göz atmak, sanırım konuyu daha geniş bir perspektiften anlamamıza yardımcı olabilir.
Haber: Prof. Dr. İbrahim Özdemir / Arşivi

Ulema, âlimler ve bilim insanları; ümera ise devleti yönetenler anlamına gelir. Müslüman toplumlarda her iki sınıfta tarih boyunca var olmuştur. Aralarındaki ilişki –sanıldığının aksine- her zaman iyi olmamıştır.

Bu konudaki en iyi örneklerden birisi Zenbilli Ali Efendi’nin Yavuz Sultan Selim gibi heybetli bir idareci ile olan ilişkisidir.
Zenbilli Ali Efendi Yavuz’un birçok kararını reddetmiş ve durdurmuştur. Yavuz’un, “devlet işine niçin karışıyorsun?” demesi üzerine Zenbilli’nin verdiği cevap, aslında Müslüman ulemanın ümeraya karşı olan görev ve sorumluluğunu çok güzel bir şekilde özetlemektedir: “Sana ahiretini hatırlatmak benim görevimdir. Mutlaka öleceksin Rabbine hesap vereceksin. Hesabını yapmazsan cehennemi boylarsın. Ne saltanatın ne de devletin seni azaptan koruyamayacaktır ”.

Türkiye’de son aylarda, daha doğrusu yıllarda yaşanan olayları, gerginlikleri, ayrışmaları ve ayrıştırmaları “dış mihraklara” ve “komplo teorilerine” başvurmadan nasıl anlayabiliriz?

Müslüman idareciler ile âlimler arsında zaman zaman gerilimlerin ve çatışmaların olması kaçınılmazdır. Devlet aygıtına hükmeden Müslüman idareciler, meşru olmayan siyaset ve uygulamalarının karşısında toplumun vicdanı konumundaki âlimleri bulmuşlardır. Malum o dönemlerde günümüzdeki anlamda bir muhalefet söz konusu değildi. Âlimler halkın her kesimi üzerindeki –devlete hizmet edenler dâhil- manevi nüfuz ve etkilerini kullanarak ümeraya doğruları hatırlatmış ve uyarı vazifelerini yapmışlardır.

Bu gücün farkında olan ümera ise, sağladıkları çeşitli makam ve imkânlarla âlimleri yanlarına çekmek istemişlerse de bunu her zaman başaramamışlardır. Kendilerini Peygamberin varisi olarak gören âlimler her şeyi göze alarak hakkı ve hakikati söylemeye; toplumun vicdanı olmaya devam etmişlerdir.

Bunun tipik örneklerinden birisi, Mısır’da meşru Cumhurbaşkanını deviren General Sisi’nin yaptığı ilk konuşmada sağına Mısır Baş Müftüsü Ali Cuma’yı oturtmasıdır. Bununla beraber birçok alim bu davranışı onaylamamıştır.

Sevan Nişanyan’ın “Hukuk Devletinin Kurumlarını” sayarken dini en önemli hatta başta gelen kurumlardan biri olarak zikretmesi konumuz açısından anlamlıdır:

“Dini inanç ve kurumlar, büyük semavi dinlerin ortaya çıkışından bu yana, toplumda siyasi iktidarın mutlaklaşmasına karşı en güçlü ve en kalıcı engeli oluşturmuşlardır.

• Dini örgütlenmeler,
• Dine dayanan hukuk ilkeleri,
• Din kökenli vicdan ve ahlak anlayışı (yani: bazı şeylerin, kanunen yasak olmasa da "yanlış" olduğu inancı),
• Dine dayalı cemaat ve dayanışma duygusu (yani: toplumun, devletçe tanımlanandan ayrı ve ondan bağımsız bir ortak kimliği bulunduğu fikri), en zorba rejimlerin bile kolay kıramadıkları toplumsal direniş odaklarıdır. "Devletin her dediği olmaz" duygusunu besleyen temel kaynaklar bunlardır. Türk dilindeki "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var" deyimi, bu gerçeği veciz bir şekilde ifade eder”. (Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet).

Tarihten Örnekler
Tarihi verilerimizden hareketle ulema ve ümera ilişiklerine kısa bir göz atmak, sanırım konuyu daha geniş bir perspektiften anlamamıza yardımcı olabilir. Böyle bir açıklama çabası, her vesile ile övündüğümüz İbn Haldun’un tarihe ve sosyal bilimlere kazandırdığı bakış açısına da uygun olur.

Osmanlı toplumunda ulema-ümera ilişkilerini özetleyen Prof. Dr. İlber Ortaylı şöyle der:
“Osmanlı toplumunun meritokrasisi (aydın seçkinler) ilmiyye sınıfı üyeleriydi. Vezîr-i Âzamların başı gider, eyalet valileri azledilir, ama onların hayat ve rütbeleri güvence altında sürerdi. Vezîr-i Âzamına küfür ve hakaret eden padişahlar vardır, ama ulemaya saygısızlık eden olmamıştır. Padişahlar müftüye, "Efendi hazretleri, hocam, siz" diye hitap ederlerdi. Padişah, veziriazam adayına mührü uzatıverirdi, mülkiye sınıfı üyelerine rütbe ihsan edebilirdi, ama ilmiyenin reisine görevi, yani makam-ı fetva arz edilirdi. Bayram ve cülus törenlerinde Babussaade önünde taht kurulduğunda başta Vezîr-i Âzam, bütün Vezirler ve devlet adamları padişahın eteğini öperdi. Şeyhülislam efendi ise etek öpmez, padişah tahttan kalkar ve onun samur kürk yakalığına yüz sürerdi”. (Ortaylı, Gelenekten Geleceğe)

Osmanlı örneğinde görüldüğü gibi, Müslüman toplumlarda etkili olmak isteyen idareciler güçlerinden ve muhalefetlerinden çekindikleri âlimlerle iyi geçinmeye veya yanların almaya çalışmış; âlimlerin muhalefetinden çekinmişlerdir.

Cumhuriyetin kurucu kadroları da ulemanın gücünün farkındaydı. Bu gücü yok etmek veya sınırlamak için, kimi zaman din alimleri İskilipli Atıf Hoca örneğinde olduğu gibi darağacına gönderildi; kimi zamanda Said Nursi örneğinde olduğu gibi hapishane ve sürgüne gönderildi. Medreselerin kapatılması; Osmanlı ulemasının bir anda kadro dışı bırakılması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Mevki, makam veya maslahat gereği güce teslim olan; güçlüden yana taraf olan ulemayı da unutmamak lazım.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 'ın birçok ilim insanının hazır bulunduğu bir toplantıda söylediği “…yalancı peygamberler, sahte veliler, içi boş kalbi boş, zihni boş âlim müsveddeleri…” sözleri de ulema-ümera ilişkileri bağlamında ayrı bir anlam kazanmaktadır. Ulemanın toplumu şekillendirme ve harekete geçirmedeki gücünün farkında olduğu görülen Başbakan, “hakiki-sahte ulema” tanımını yapması bir kez daha ümeranın ulemanın gücünden çekindiğinin bir örneği olarak tarihteki yerini aldı.

Peki, âlimlerin sekülerleşen bir dünyada gerçekten hala bir gücü var mıdır? Varsa bu gücün kaynağı nedir?

Ulemanın Gücü Nereden Geliyor?
Ünlü İslam uzmanlarından Yale Üniversitesi öğretim üyesi müteveffa Prof. Franz Rosenthal “Bilginin Zaferi: İslam Düşüncesinde Bilgi Kavramı“ adıyla dilimize tercüme edilen kitabında İslam’ı “Bilgi Medeniyeti” olarak tanımlar. İslam’ın bilime ve bilim insanlarına verdiği önemi ve yüklediği rolü detaylı bir şekilde anlatır.

İslam ümmetinin tarih boyunca Müslüman âlimlere olan bakışını ve davranışını dinin özünden gelen bu anlayış belirlemiştir.
“Dini hakikatleri anlayan, yorumlayan; anladığını hal ve hareketleri ile yaşamaya” çalışan âlimler topluluğu toplumu aydınlatma ve rehberlik görevlerini tarih boyunca yerine getirmişlerdir. Halifelerin, Müslüman sulatan, Melik ve Emirlerin hâkimiyeti altında bile, alimler “hakkın ve hakikatin sesi” olmaya, yanlış buldukları uygulamaları eleştirmeye; gerektiğinde yöneticilerin meşruiyetini kaybettiği yönünde fetva verebilmişlerdir.

Bunun doğal bir sonucu olarak, hakiki âlimlerin eleştirdikleri idarecilerle başları hep dertte olmuştur. “Fitneye sebep oldukları” gibi gerekçelerle katledilenler, zindana atılanlar, işkenceye tabii tutulanlar ve sürgün gönderilenler hiç de az değildir. Ahmed b. Hambel ve İbn Teymiyye’den Said Nursi’ye bunun birçok örneği hatıra gelmektedir.

İslam tarihi bazılarının sandığı gibi Makyavel’in tanımladığı anlamda “siyasetin kirinden” azade değildir. Ne ki, Müslüman toplumlarda tarihin bu yönünü ortaya koyacak Michel Foucault’lara ihtiyaç var.

Okuma yazma bilmediği halde, kurduğu siyasi idare Mısır’da 150 küsur yıl hâkim olan Muhammed Ali Paşa bunun güzel bir örneğidir. Paşanın methini çokça duyduğu ve “acaba ne diyor” diye tercüme ettirmeye başladığı Machiavelli’nin ünlü Hükümdar kitabının ilk bölümlerini okuduktan sonra metrecime “evladım kendini yorama, geri kalan kısmı tercümeye gerek yok. Bunlar bizim bildiğimiz ve uyguladığımız malumatlar” dediği malumdur.

Said Nursi de “menfaat üzerine dönen siyaset canavardır” derken siyasetin bu boyutuna vurgu yapar ve Müslüman siyasetçileri uyarır. Kur’an eksenli bir siyaset anlayışının Bizans saray entrikalarından, Pers ve Machiavelli’nin siyaset anlayışından farklı olması gerektiğinin altını çizere.

“Âlimler peygamberlerin varisidir”
Hz. Peygamber’in “Âlimler peygamberlerin varisidir” (Buhari, İlim, 10) tespiti tarih boyunca Müslümanların âlimlere karşı hal ve hareketlerini belirleyen en önemli düstur olduğu gibi, âlimlerin de omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklemiştir. Böylece Peygamberin varisi olma sadece soy-sopla sınırlandırılmamış; İslam’ı sahih olarak anlayan, anladığını hal ve hareketleri ile yaşayan; toplumsal sorunlara Kur’an ve Sünnet ekseninde geliştirdikleri yorumlarla çözüm üreten âlimler ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasının her bölgesinde büyük saygı gören böyle âlimler hep olagelmiştir. Ümmet de bu âlimlere karşı derin bir saygı göstermiş; “âlimin ölümünü âlemin ölümü gibi” algılamış; âlimlerine hürmette kusur etmemeye çalışmıştır.

Kur’an’ın en büyük yorumcularından biri olarak kabul edilen F. Razi’ye göre (ö.1209) “ulema, vahiyden feyz alarak Resûlullah’ın mesajını yaşatacak ve İslâm’ı yüceltecek topluluktur. Onlar, ümmete fazilet ve hayat veren esasları öğrettikleri için cennete akan Kevser nehrine benzerler.”

Endülüslü âlim ve düşünür Şatibî’nin de (ö.1338), ulemayı yeryüzünü sulayan kaynaklara benzetmesi düşündürücüdür.
Müslüman toplumlarda ulemanın gücüyle ilgili birkaç örnek maksadımızı açıklamak için yeterli olacaktır. (Daha çok bilgi için bkz.: Doç. Dr. Abdulcelil Candan. Ulemanın Gücü, Bilge Adam Yayınları, 2004. Genç yaşta vefat eden ilim aşığı bir âlim olan arkadaşım Celil Hocaya Allahtan rahmet dilerim.)

Emevi halifelerinden Abdulmelik b. Mervan kendi döneminde “Kim dili ile hakkımızda bir şey söylerse ona kılıçlarımızla cevap veririz” biçiminde bir tehdit savurur. Ancak ulema onun tehditlerine aldırmadan görevlerini yerine getirmeye devam eder.

Bu bağlamda zalimliği ve acımasızlığı ile meşhur dönemin yöneticilerinden Haccac ile ulemadan Hatit Zeyyat arasındaki şu diyalog ilginçtir. Hatit kendisinden nasihat talep eden Haccac’a: “Sen Allah’ın düşmanlarından birisisin, haramları çiğniyor ve en ufak bir şüphe ile masum canlara kıyıyorsun.”

Muhatabını tuzağa düşürmek isteyen Haccac: “Peki Halife Abdülmelik b. Mervan hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorar.
Vereceği cevabın hayatına mal olacağını bildiği halde tereddüt etmeden: “O, senden daha azgındı. Çünkü sen onun cürümlerinden sadece bir tanesisin” cevabını verir.

Abbasiler döneminde de ulemanın gücü yerini korudu. Hatta Bağdat’ta iki hükümetten [paralel mi desek?] söz edilirdi. Birincisi, hilafetin temsil ettiği dünyevi saltanat idaresiydi. İkincisi ise Abbasileri manevî yönden idare eden büyük sufi ve âlim Abdulkadir Geylani’nin toplum üzerindeki manevi hâkimiyetiydi. Ancak iki hükümetin alanları farklıydı. Biri maddi açıdan ülkeyi yönetirken, diğeri de vatandaşları ruhî yönden eğitmeye özen gösteriyordu.

Çağdaş bir örnek ise Cezayir’den. Fransızlar tarafından işgali zamanında Ulema Cemiyeti başkanı Abdülhamit Badis onlara karşı camilerde faaliyet yapıyordu. Fransız bir yetkilinin “Ya bu faaliyet ve fikirlerinizden vazgeçersiniz ya da bize karşı kullandığınız mescitlerinizi başınıza yıkarız.” diye tehdit etmesi üzerine verdiği cevap anlamlıdır.

“Buna asla gücünüz yetmez. Ben ya düğünde bulunur, törene katılanlara bir şeyler öğretirim ya taziyede bulunur taziyeye gelenlere vaaz ederim, ya trende olur yolcuları eğitirim, ya hapishane mahkûmlarını eğitirim. Ben her yerde öğretmen ve mürşidim.” Tabii, bu bağlamda, Fransız işgaline karşı “işgal altında olan bir memlekette Cuma Namazı kılınmaz” diyerek kurtuluş mücadelesini başlatan Sütçü İmamı da anmalıyız.

Fetvanın Gücü
Âlimler verdikleri fetvalar ile de etkili olmuş ve hatta sultanları makamlarından etmişlerdir.
Örneğin Abbasi halifelerinden biri din bilgini İsfehâni’ye bir hususu kerhen (zorla) kabul ettirmek isteyince: “Ey halife, sen beni Allah Teala’nın bana vermiş olduğu ilim makamından azledemezsin, ancak ben Horasan’a iki-üç satırlık bir fetva ile seni hilafet makamından azledebilirim” cevabını alır.

Bu konuda diğer tipik bir örnek ise Memluklu Kralı Baybars’ın âlimler sultanı olarak bilinen İzz b. Abdusselam’ın vefatını öğrenince söylediği şu sözlerdir: “Benim saltanatım şimdi karar kıldı. İzz dileseydi bir fetvasıyla beni makamımdan alaşağı edebilirdi”
Hakikaten de İzz b. Abdusselam ilmin izzetini korumak için yaptığı korkusuz muhalefetle ün salmıştı.

Dönemin başbakanlarından Fahreddin Osman, Mısır’da bir mescidin üzerinde bir eğlence yeri inşa ettirir. İzz, Başbakan’ın bu hareketini, ibadet yerlerine müdahale ve hayasızlığı yayma kapsamında değerlendirip, Müslümanların başına geçmeye ehil olmadığı ve azli yönünde fetva verir. Fetvanın toplumsal anlamını bilen Kral Salih Başbakanı derhal görevden alır.

Âlimler tek veya sayıca azda olsa etkileri büyüktür. Hz. İbrahim gibi bulundukları toplumlarda tek başlarına da olsa İslâm’ı temsil etmeye çalışmışlar; bu konuda her zorluğa meydan okumuşlardır.

Bu konuda ilginç bir örnek olarak Said Nursi hatırlanabilir. Ulemanın gücünün farkında olan dönemin yöneticilerinin Nursi’nin toplum üzerindeki gücünden endişelendikleri anlaşılıyor. Bunu fark eden Nursi, muhataplarına şöyle seslenir:

“İşittim ki, diyorlar: "Said elli bin nefer kuvvetindedir; onun için serbest bırakmıyoruz."

Ben de derim ki: Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana "çıkmayacaksın" diyebilir.

Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun!”

Said Nursi örneğinde görüldüğü gibi, âlimlerin gücünün toplum üzerindeki etkisinin sınırlarını hesap etmek o kadar kolay değildir. Bundan hareketle, Müslüman ümeraya düşen toplumun vicdanı olan âlimlerin sesine kulak vermektir.

“Hakiki-sahte âlim” ayrımını bizzat âlimler topluluğuna; kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu da hukukçulara bırakırlarsa daha iyi ederler.
Müslüman idarecilerin kendilerini her vesile ile öven ve göklere çıkaranlardan çok, "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var" diyen âlimleri dinlemeye ihtiyaçları var. Böyle asil bir davranış kendilerini daha da büyüteceği gibi, dünya ve ahiret sorumluluğundan da kurtarabilir.