Üniversiteler vesayetten kurtulabilecek mi?

Üniversitelerde bazı kişiler göz göre göre kollanıyor. O kadroları hak ettiği nesnel ölçütlerle belli olan adayların ise çeşitli alicengiz oyunlarıyla önü kesiliyor.
Haber: AYŞE DURAKBAŞA / Arşivi

Türkiye toplumunun siyasal yapısının Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde kurumsallaşan rejimin temel niteliği olduğu varsayılan ‘vesayet rejimi’nden kurtulduğu, sivil demokratik anayasa yapım süreciyle birlikte rejimin niteliklerinin sivil demokratikleşme yönünde değiştiğine ilişkin bir siyasal söylem bugün hegemonik söylem haline geldi. Zihinlere nakşolan bu tarih okumasının indirgemeci ve özcü zaafları bir yana, bugüne dair zihniyetimiz, sosyal algı ve anlama kapasitemiz sürekli kuşatma ve saldırı altında… Bu yazıda size 25 yılı aşkın süredir görev yaptığım üniversite kurumundan birkaç çarpıcı örnek vereceğim.
Türkiye’nin modernleşme tarihine ilişkin yaşanmış tüm süreçleri ve tecrübeleri sıfırlayan, zihinleri bugünün küreselleşmeci değerlerinin despotizmine mahkûm eden; kurumsal gelenekleri, kurumların işleyiş kural ve prosedürlerini, hız ve yeniden yapmaya ilişkin iktidar sarhoşluğunda, ‘ben yaptım, oldu’ anlayışıyla çökerten bu genel zihniyet karşısında insanlar, kendi denetleyebildikleri küçük toplumsallıklar çerçevesinde iyi işler yapmaya, akıl ve ruh sağlıklarını korumaya çalışıyor. 

Eğitimde güven zaafı
Şimdi eğitim sistemine ve üniversitelere gelelim. Türkiye’de toplumun bütün kesimlerinde, hangi sosyal sınıftan olursa olsun, ailelerin çocuklarının eğitimine büyük fedakârlıklarla yatırım yaptığını biliyoruz. Zira toplumumuzda eğitim, kim ne derse desin, modernleşme sürecinde eşitleyici ve toplumsal bütünleşmeye hizmet eden önemli bir kurumsal düzenek olarak işlev gördü. Eğitim alanında hep sistem sorunundan yakınsak da —bu alana akan insan enerjisi sayesinde, ailelerin eğitimin önemini kavraması, okullarda öğretmenlerin, üniversitelerde öğretim üyelerinin bugün beğenmediğimiz Cumhuriyetin beşeri sermayeye yaptığı değer yatırımıyla insan yetiştirmeye kendilerini adaması sayesinde-Türkiye’nin yetişmiş insan gücü gelişti.
Bugün Türkiye’deki milli eğitim sistemine güven zaafı had safhada. 12 Eylül askeri darbesi ve 1982 Anayasası’nın ürünü olan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve üniversiteler, giderek artan biçimde cemaat yapılanmasının güdümüne giriyor. Türkiye’nin en yüksek eğitimli kesimini barındıran, bilimsel bilgi ve özgür düşünce üretiminde öncü olması beklenen bu kurumlar, siyasi iktidarın yönlendirdiği vesayet rejiminin doğrudan etkisi altında.
Yüksek Öğretim Kanunu’na göre bu ülkenin en seçkin eğitim düzeyine sahip olan öğretim üyeleri, kendi yöneticilerini seçme ehliyetine sahip görülüyor. Üniversitelerde gerçekleştirilen seçimlerden sonra YÖK sıralaması ve cumhurbaşkanı ataması aşamalarından geçerek belirlenen rektörler, mevcut sistemde öyle geniş yetkilerle donatılmış ki bu yetkileri keyfi ve denetimsiz biçimde kullanmaları mümkün. Halen yürürlükte olan disiplin yönetmeliği, üniversitede çeşitli birimlerdeki yöneticileri astları üstünde tahakküm kurma konusunda teçhiz etmek üzere hazırlanmıştır. Öyle ki üniversitede yürütülüp sonuçlanan soruşturmaların bilimsel bir araştırmaya konu olması halinde, halihazırda üniversitede ‘disiplin soruşturması’nın yıldırma ve sindirme araçlarından olduğu anlaşılacaktır.
Bu tür vakaları kayıt altına almak, ifşa etmek ve mücadele yollarıyla ilgili bilgiyi kamuyla paylaşmak için GIT-Türkiye (Türkiye’de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu) öncü bir çalışma başlatmış; akademide hak ihlalleriyle ilgili bir dosya hazırlamıştır (Bkz. http//gitturkiyeorg ) (www.gitinitiative.com). Taşra üniversitelerinde özellikle alt kademe öğretim elemanları üzerinde rektörlerden dekanlara ve bölüm başkanlarına uzanan emir-komuta zinciri içinde kurulan tahakküm ilişkileri ve ‘yardakçılığı’ geçer akçe akademik norm haline getiren ortamın kapsamlı bir betimlemesi için okurların Emrah Göker’in İstifhanesi’ni ziyaret etmesini öneririm.(www.istifhanem.com)
Üniversitelerdeki kurumsallaşmış vesayet rejimini anlamak için soruşturmaların soruşturulması, üniversite senatolarınca yayımlanan senato bildirilerinin içerik ve metin analizlerinin yapılması da önemli veri kaynakları oluşturacaktır. Senatolar çoğunlukla siyasi iktidarın yüzü suyu hürmetine, siyasi açıdan yanlı ve ideolojik içerikli bildiriler yayımlar. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Senatosu’nun 31.07.2012 tarihinde kamuoyuna duyurduğu bildiri ise bilimsel, akademik hak ve özgürlüklerin ve öğrencilerin eğitim haklarının korunması adına son dönemde artan gözaltı ve tutuklamalara dikkat çektiğinden, son 30 yıldır yayımlanmış bildiriler arasında ayrıksı bir nitelik taşıyor. (Bkz. www.metu.edu.tr

Ayrıksı seslerin eksikliği
Ne yazık ki üniversitelerimizden bu tür ayrıksı sesler çok az çıkıyor! Oysa artık öğretim üyelerinin mesleki onur, kişisel haysiyet ve şahsiyetlerinin zorlandığı bir eşiğe gelmiş durumdayız; çünkü bizlerden koşulsuz boyun eğmemiz isteniyor. Neye mi? Belirli makamlara getirilmiş olsak da o makamın yetkilerini kullanma ehliyetinin hiçe sayılmasına (örneğin, başkanı olduğunuz bölüm ya da anabilim dalına alınacak elemanlarla ilgili kadro ilanı, ilandaki özel koşullar, bilim jürisinin belirlenmesi vd. süreçlerde tamamen üniversite dışı siyasi saiklerle yönlendirilen üniversite yöneticilerinin emriyle yürütülen işlemler), ‘hain’lerin ayıklanması diye haklılaştırılmaya çalışılan ayrımcı uygulamalara, akademik ölçütler yerine siyasal iktidar yandaşlarını kollamak için yapılan atamalara ve gözle görülür kadrolaşmaya, boyun eğmenin ödüllendirilmesi ve boyun eğmeyenlerin cezalandırılmasına, üniversite kampüslerinin ‘dinsel inanç ve pratiklerle ilgili özgürlükler’le kılıflanan ideolojik faaliyetler için, dolayısıyla ideolojik yanlılıkla kullanımına, öğretim üyelerinin saygınlığının hiçe sayılmasına, çeşitli ‘mobbing’ (psikolojik yıldırma) operasyonlarına seyirci kalmamız isteniyor!
İşin şirazesi öyle kaçmış ki, göz göre göre bazı kişiler kollanıyor, o kadroları hak etmiş olduğu nesnel ölçütlerle belli olan adayların ise çeşitli alicengiz oyunlarıyla önü kesiliyor: Örneğin, başvurusu kabul edilmiş, sınavlarda başarılı olmuş bir adayın başvuru belgelerinden biri yok edilerek başvurusu geçersiz sayılabiliyor; ya da adaylara yukarıdan yapılan baskılarla geçerli sayılmış olan başvuruları geri çektiriliyor ve akademik esaslara göre yürümesi gereken prosedürlere sekte vuruluyor.
Tüm bu kuralsızlıklar içinde siz belli bir makamın saygınlığını, üniversitede akademisyen ya da bilim insanı olmanın onurunu ya da meslektaşlarınızla ortaklaşabileceğiniz bir iletişim kültürünü ve çalışma zeminini nasıl yürütebilirsiniz? Korkarım ki, bugün üniversiteler, tüm zeminlerin çatlayıp ayaklarımızın altından kaydığı ve karşılıklı önyargılarla kurulmuş kamplaşmalarla iş gören, düşünsel ve bilimsel açıdan kısır bir yılgınlık ortamına doğru sürükleniyor.
Bugün bir üniversiteye yerleşme hakkı kazanan öğrenci, üniversitede görevli öğretim elemanı ya da çalışanların kurumsal kimlik ve kişilik hakları da korporatif piyasa yapılanmasının hükmü altına girmiştir, denilebilir. Üniversitelerin açılış ve mezuniyet törenlerinin etnografik bir incelemesi ve örneğin, protokol listesinin incelenmesi ve sponsorların cüppe giydirilerek onurlandırılmasına varan temaşa sahneleri, üniversitenin taşıdığı varsayılan bilimsel özerklik iddiasının nasıl ‘dostlar alışverişte görsün’ anlayışıyla yer değiştirdiğini gözler önüne serer.
Gelecek günlerde muhkem güvenlik sistemiyle korunan kapılardan kart basarak girebileceğimiz bu kurumda, ne yazık ki kendimizi sadece Kafkaesk senaryoların figüranı gibi hissetmekten başka şansımız kalmayacak. 

(AYŞE DURAKBAŞA: Profesör Doktor, Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi)