Ürkütücü Takrir-i Sükûn

İsmet Paşa 1924 Kasım'ında istediği sıkıyönetim ilanı teklifini Meclis'e kabul ettiremediği için istifa etmişti... Şeyh Said isyanı patlayınca vekiller Takrir-i Sükûun'u kabul etmek zorunda kaldı...
Haber: AVNİ ÖZGÜREL - aozgurel@radikal.com.tr / Arşivi

Terör çare ararken en olmayacaklar da dahil tedbir niyetine akla ne gelirse her şeyi düşündürüyor. 27 Mayıs ihtilali sonrasında darbenin lideri Cemal Gürsel’in, “2 bin 500 Kürt’ü asalım...” dediği söylenir... Kimi hatıralarda Şeyh Said isyanı sonrası alınan tedbirlerin sertliğine nasıl olup da dünyanın tepki vermediği değerlendirilirken, “Batı ekonomik buhranla boğuşmakla meşguldü ve bizim isyanı bastırmak için ne yaptığımıza fazla aldıran olmadı...” tesbiti vardır. Bugün de teröre çare düşünüldüğünde hükümete önerilen bir dizi tedbir var. Tartışılabilir bunlar elbette ama herhalde tarihi tecrübeye ve geçmişte alınmış sert tedbirlerin verdiği neticeye de bakmak gerekir. Özellikle de bir döneme adını vermiş Takrir-i Sükûn uygulamasına.

Mezar sessizliği
Öyle bir dönemdir ki Takrir-i Sükûn, kanunu Meclis’e getiren ve uygulamasına nezaret eden İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker yıllar sonra yaptığı değerlendirmede sonucu, “Memlekete mezar sessizliği hakim oldu” diye tarif edecektir.
Ve devam eder: “Hiç kimse yapılanları tartışmayacak, hükümetin kararları sadece övülebilecek... 1925 Türkiye’sinde Gazi’nin İsmet Paşa’nın ve onların etrafında yer almış ‘silahendaz mebuslar’ın memlekette müsaade etmeye niyetli bulundukları hürriyet bundan ibaretti...”
1925 senesi Şubat ayında patlak veren Şeyh Said İsyanı akabinde takrir-i Sükûn Kanunu’yla sadece görünüşte sessizlik sağlanmakla yetinilmedi. Aynı senenin eylül ayında hazırlanan Şark Islahat Planı yürürlüğe konuldu.
Reform deniliyordu Şark Islahat Planı’nından söz edilirken. Ve Ermenilerin boşalttığı arazilere Kürtlerin yerleşmesine izin verilmeyip buralara sayıca 500 binden aşağı olmamak üzere Balkan göçmenlerinin yerleştirilmesi kararıyla başlayan bir dizi önlemi içeriyordu.
İsyanı bastırma masraflarının bölge halkına ödetilmesi, memuriyetlere Kürt asıllı memur tayin edilmemesi, bölgede görev yapacak jandarma dahil bütün memurlara yüzde 75 oranında zam verilmesi, ordu mensuplarına zam yapılması diye devam ediyordu.
Asayişin kalıcı şekilde sağlanması için ise aslen Türk olup Kürt kültür halesine meyleden il ve ilçelerde Türkçe dışında dil kullanılmasına izin verilmemesi, bu yasağa uymayanların şiddetle cezalandırılması, Kürtçe ya da Arapça kelime kullananlardan kelime başına 5 kuruş ceza tahsili ve yatılı bölge okulları teşkili öngörülmüştü. Tabii bölgeye yabancıların girişine izin verilmemesi vs. de...

Buna rağmen Ağrı
Bütün bu tedbirlere rağmen 1930’da Ağrı İsyanı patlak verdi. Sonucu 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet’ten okumak mümkün: “Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltihak eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15 bin kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur. Bir hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekâtına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı’da tarama harekâtına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkânı tasavvur edilemez.”
Ardından 1935’te malum ‘Tunceli Kanunu’ geldi. Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi, Elazığ, Erzincan ve Bingöl’ü de içine alan genel valiliğe bir general Abdullah Alpdoğan atandı. Ve bölgeda ayrı bir hukuk uygulanmaya başlandı. Örneğin idam cezalarının infazı için valinin tasdiki kâfiydi. Sonuçta önümüzde duran tabloyu anlatmaya gerek var mı bilmem...

Çerçeve
Devrim arabası ve vefasızlık

27 Mayıs’tan sonra üretilen ‘Devrim’ otomobilinin iki modeli...

Söz konusu film belgesel olma iddiası taşımasa konu etmeye değmezdi. Hatıra yazmaktan vakit bulduğu zamanlarda sinemacı olmaya özenmiş oğluna destek sağlamak için kolları sıvayan paşa babanın açtığı yolda böyle şeyler olur der geçerdim. On binlerce şehit verdiğimiz Çanakkale’yi anlatırken bizi, Atatürk’ü yok saymayı, “Gelibolu şimdiye kadar Türk cephesiden görüldü, bu film karşı cepheden bir bakış” diye izah eden zihniyet, bu defa tankları hayatta olan bir konuda görmezden gelme örneği sergiledi.
Maksadım Necmettin Erbakan’ın hakkını müdafaa falan değil, buna ihtiyacı da yok. Ama gerçeği yansıtma iddiası taşıyan bir yapımın izleyen insanların zihninde yanlış iz bırakması ihtimali söz konusu olduğunda sessiz kalmak da mümkün değil.
Türkiye’de motor üretme fikrini romantik temenni olmaktan çıkarıp projelendiren kişi Necmettin Erbakan. Onun Almanya’dan döndükten ve 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olarak İTÜ’de ders vermeye başladıktan sonra sanayileşmenin ölçüsü olarak gördüğü yerli motor üretimini gerçekleştirme mücadelesi verdiği bilinmeyen bir şey değil. Gümüş Motor’un hikâyesini dileyen internet ortamında okuyabilir. 1956’da temeli atılan fabrika 1960 ihtilalinden iki ay önce dönemin başbakanı Adnan Menderes tarafından açılmıştı.
Org. Cemal Gürsel, Necmettin Erbakan’la 27 Mayıs ihtilali sonrası aldığı bir dizi brifing sırasında tanıştı. Aklında otomobil yapımı yoktu ilk anda Gürsel’in. Ordunun yerli araç dolayısıyla motor ihtiyacının giderilmesi düşüncesiyle ilgiliydi Erbakan’ın anlattıklarıyla. İhtilal lideri Erbakan’ı dinledikçe zihninde müdahalenin ülke kalkınmasında sıçrama gerçekleştirdiğinin göstergesi olacak otomobil üretimi yer etti ve ondan münhasıran bu işle meşgul olmak üzere, devlet bakanı sıfatıyla sorumluluk üstlenip projeyi gerçekleştirmesini, otomobilin 29 Ekim törenlerine kadar yetiştirilmesini istedi. Üretilecek arabanın ‘Devrim’ adını taşıması fikrini de o görüşmede dillendirdi Gürsel. Sembolik mahiyette birkaç araç üretmek yerine seri üretim yapabilecek bir tesis kurma fikrinde olan Erbakan’ın Gürsel’in önerisini kabul ettiği ama ihtilalin Ulaştırma Bakanı Orhan Mersinli’nin engellemesi sebebiyle çalışmalardan uzak tutulduğu da biliniyor. Eskişehir’de üretilen numune araçlar ortaya çıktığında projenin fikir babasının Erbakan olduğunu bilen basın arabanın seri üretiminin mümkün olup olmadığı tartışılmaya başlandığında ister istemez onun fikrine müracaat etti. Erbakan’ın 31 Ekim 1961 tarihli Yeni Sabah’ta yayımlanan açıklaması şöyle: “Eskişehir cer atölyesinin insanüstü gayret sarf ederek meydana getirdiği otomobil iki özellik taşımaktadır. Birincisi bu sonuç bizde otomobil yapılamaz diyenlere güzel bir cevaptır. İkincisi, bu işi yapacaklara cesaret vermiştir. Elbette üç ayda bir otomobil motoru imaline imkân yoktur. Dolayısıyla üretilen otomobilin teknik açıdan birçok hataları olduğunu kabul etmek lazımdır. Zira otomobil süt sağma makinesi veya dikiş makinesi değil, can makinesidir, emniyet ister. Biz binanın maketini yapmanın değil aslını meydana getirmenin gayretindeydik. Aslı dediğim şey seri imalattır. Eskişehir cer atölyesi ilk adımı atmıştır. Şimdi iş seri imalat yapmağa muktedir firmalara düşmektedir.”