Yaralı kentin kırık düşleri

Yaralı kentin kırık düşleri
Yaralı kentin kırık düşleri
Bir gün daha geçiyor, adına deniz denilen gölün kıyısında. Bir gün daha eksiliyor insanlığımızdan. Bir çadır daha yanıyor ve bir kent daha eskiyor.
Haber: YUSUF NAZIM / Arşivi

Ne zaman yıkıldı bu kent? Anıları niye böyle sahipsiz kaldı sokakların? Sahipsiz kalırsa eğer anılar, o kentin düşleri nereye açar? Başka bir kentin kollarında kolay büyür mü hayaller?
Suyunda meleklerin oynaştığı büyülü göl, sana ne oldu? Kıyılarında ‘Doğu’nun İncisi’ parlamıyor artık, neden? Nemrut’un öfkesinden büyük müdür seni böylesine kahreden?
Burası -12 °C Van!.. Küçük manşetlere zoraki sığmış gibi mahcup haberler var:
“Bir çadır daha kül oldu! Çığlıklar yükseliyor alevlerin içinden.”
Yüreğim, yanıtsız soruların enkazı… Hafızamdan bir bir sökün ediyor ajans haberleri:
“Van’da 7.2 büyüklüğünde deprem; yüzlerce ölü var, bir o kadar yaralı. Kesinleşmiş hasar tespiti açıklanıyor; 72,320 konut yıkılmış ya da ağır hasarlı. Oturulacak sağlam konut az. Haritadan tamamen silindi 5 köy, 19’unda ağır hasar var!”
Yine de “Afet sayılmaz” dedi büyüklerimiz. Bölge, depremin yıktığı bölge ama afet bölgesi değil! Ağzından kaçırıyor bakan, “Van’ı afet bölgesi seçersek, Van Belediyesi üç kat fazla para alacak.”

Çadırkent bürokratları
Aklım, hep aykırı sorulara gebe; sen neden böyle zalim soruların yurdusun? Kalbim, sen niye bu kadar insafsızca çarpıyorsun?
Yıkılmış binaların altından canhıraş feryatlar yükseliyor, “Herkes haddini bilecek” diyor program sunucusu, kibirle sürüyerek dilini; “Polise taş atacaksınız, sonra da yardım isteyeceksiniz ha!” diye sevincini öfkesiyle dişleyerek ekliyor.
“Van’da da olsa, Doğu’da da olsa...” diye üzülüyor haber spikeri. Belli ki yüreğinin görünmeyen yüzü bu, sonradan adına ‘gaf’ diyecekler, besbelli.
Polisler, görevlerinin başında, tam tekmil hazır; “Azap edene Tanrı verir belasını” diye nasihatte bulunuyor biri. “Yağmur gibi yardım aktı” diye açıklıyor bakanlık. Yardımlar pervasızca yağmalanırken, bir tarafta ‘yağmur gibi’ yardımlardan hiç pay alamayanlara, biber gazı sunmakla meşgul oluyor devletin güvenlik güçleri.
Enkazlarda bir bir can verirken insanlar, öte yandan yardım ekipleri bekliyor sınırlarda… Sorunca, “Potansiyelimizi test ediyorduk” diyor, diline sağlık bir bakan!
Çadırkentlerde, acıları paylaşmak için sıraya giriyor bürokratlar. İşte yarım yamalak bir çadırkent daha, canlı yayın araçları hazır olda, kameralar pür dikkat; birazdan bakan gelecek, “Sarayda kalıyorsunuz maşallah” diye sırıtacak hazretleri.
Burası -12 °C Van!.. Hava soğuk, toprak dona kesmiş, kirpikler buz tutuyor. Bütün sevinçlerim enkaz altında, başka bir dünyaya aitmiş gibi suretleri çocukların, başka bir zamana ertelenmiş umutları.
Gerçek, izini yavaş yavaş kaybediyor, adına zaman denilen bu zalim celladın belleğinde. Ajanslar ıraksak bakıyor artık Van’a, haber kanalları unutkan, canlı yayın araçlarından eser yok! Haber enkazları gibi çoğalıyor ölümler.
“3 aylık bebek, tutuşan çadırla birlikte yanarak öldü.”
“Van’da kar yağışı, çadırkentlerde hayatı felç etti.”
“Her gün onlarca çocuk, zatürreeden hastaneye kaldırılıyor.”
“60 yaşındaki yatalak kadın ile iki çocuk, yanmaktan son anda komşular tarafından kurtarıldı.”

Günler ağır geçiyor Van’da
Günler ağır ve yaralı geçiyor; muhabirler biraz daha mahcup, haberler sessiz ve tedirgin akıyor iç sayfalarda, puntolar giderek küçülüyor, satır aralarından utangaç ölüm haberleri sızıyor.
“Karne aldılar, kar yağdı, çadırları başlarına yıkıldı.”
“İsmail, Bahar ve Mikail kardeşler, çadırda yanarak feci şekilde can verdi.”
“Deniz Olgun da zatürreeden yaşamını yitirdi…”
“Deprem konutları yapacağız” diyor bakan, içim ferahlıyor… Ama “Bedava vermeyeceğiz” diye ekliyor. Kâr zarar hesabına tahvil ediliyor hayatlar. Devlet-i Âli’nin bütün bakanları teşrifte kusur etmiyorlar çok şükür, “Bazı yapılar çökmüş, altında kalmış insanlar ama bazı yapılar sapasağlam!” Ne büyük tespit, diline sağlık bakan!
Evet, - 12 °C, burası Van!.. Sıfırın altında olunca, yıkık bir kent için ne söyler dereceler? Beyaz, kefen maskeleriyle çadırlar neye benzer? Dili var mıdır çaresi olmayan bir acının, hangi renge bürünür sıfırın altında düşler?
“Okullar açıldı” diye geçenlerde haber yaptı ajanslar, “İlk ders, deprem” olacakmış; ‘depremde nasıl sağ kalınır’ı anlatacak öğretmen! Bir hayat nasıl yeşerir çadırkentte? Nerede ders çalışır çocuklar? Hangi masaya sığar hayalleri? Hangi ders kitaplarında öğrenir, üşümüş parmaklarını ısıtmayı? Ölü bir çocuğun karnesi nasıl olur öğretmen?
Hele bir sorun kendinize; gece yarısı yapılan ihaleler kaç enkaz kaldırır? Kaç hayat kurtarır çekleriniz? Kaç ömür eder, adınız reklama dönsün diye yapılan yardımlarınız? Kaç çocuğun üşüyen bakışlarını ısıtabilir demeçleriniz? Daha kaç hayat sığabilir, donmakla yanmak arasında zorlanan bir seçime?
Gördünüz mü, bir haber daha sıkışmış manşet enkazlarının arasına; üç çadır daha yanmış Van’da; bir çocuk daha yaralı, ikisi yetim kalmış, biri yoğun bakımda! Donmaktan yanarak kurtulmuşlar son anda! Nasıl bir şans bu, nasıl bir kadere bağlı hayatlar, hangi bağışlanması zor günahın eseri bunlar?

Kalbi kırılmış bir şehir
Akşam oluyor, yüreğim yaralı bir kentin kapılarında; sivri sivri, buzdan sarkıtları uzuyor çadırların. Kurt sesleri uluyor karanlığa. Korkuya açılıyor gözleri, kat kat giysileri içinde körpecik bedenlerin. Giderek ayaza çekiyor gece.
Şimdilerde naylon çadırların altında, gül yüzlerinde gülmeyi unutmuş çocuklar gibi yüzüm, kalbi kırılmış bir kent, yaralı ve yenik.
Yüzümü denize dönüyorum, ardımda yıkılmış bir kente uzuyor gölgem. Bir yanımda yüce Ağrı; bu ağrılar bana çok geliyor, ona doğru bir yürüyüşü özlüyorum. Eteklerinde eski zaman hikâyeleri, karşımda Nemrut ve Süphan, alnımda yosun kokulu bir rüzgâr. Gözlerimi kapıyorum, yaralı bakışlarıyla çırpınıyor kent. Tarih, Hovhannes’in acıyla karışık çığlığını yüreğime fısıldıyor.
Ahhh Tamara! Bekle beni, sana geliyorum. Bak, söndü şehrimin ışıkları, karanlıkta kaldım, ne kadar yalnızım. Aydınlık yüzünü bana dön, ne olur! Sesimi duyuyor musun Tamaraaa? Işığın neden yol olmuyor bana Anadolu? Ahhh yurdum, uzat elini! Söyle, nerelerdesin? Sen, şimdi hangi köhnemiş zihinlerin esirisin?
Bir gün daha geçiyor, adına deniz denilen bir gölün kıyısında. Bir gün daha eksiliyor insanlığımızdan. Bir el uzanıyor, bir kibrit çakıyor, bir yanım tutuşuyor; bir çadır daha yanıyor Van’da; sol yanımda, şuramda... Bir kent daha eskiyor içimde, bir uygarlık daha geçiyor üzerimizden, bir çocuğun daha ölüme değiyor bakışları…
Düşüyorum. Dipsiz bir karanlığa... Aklımda bölük pörçük olmuş bir insanlık, yüreğim donmakla yanmak arasında sızım sızım. Bir yanım alevler içinde yanıyor. Bir yanım buz tutmuş, zemheri, soğuk.
Burası -12 °C Van, üşüyorum…