Yargı kararına isim gerekli

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) sistemi, içtihat hukukunun geçerli olduğu bir koruma yoludur.
Haber: ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU / Arşivi

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) sistemi, içtihat hukukunun geçerli olduğu bir koruma yoludur. Bu sistemde kararlar isimleriyle anılır ve referanslarda (genellikle) başka bir bilgiye gerek duyulmadan bu ismin belirtilmesi ile yetinilir.
I- İçtihatlara herkes ulaşabilmeli ve kolay erişim için içtihatlar isimlendirilmelidir:
İHAS sisteminde yasaların herkesçe bilinebilir, anlaşılabilir, erişilebilir, ulaşılabilir olması gerekmektedir. Bu nitelikler, yasaları yorumlayarak biçimlendiren içtihatlar için de geçerlidir. Yüksek mahkemelere ait her kararın içtihat olup olmadığı tartışmasını ayrı bir yazıya bırakırsak; ülkemizde yüksek mahkeme kararlarının (içtihatların), İHAS sisteminin aksine isimlendirilmediği, isimle anılan kararlara ise bu etiketlerin (yüksek) yargı organları tarafından değil, medya veya kamuoyu tarafından verildiği bilinmektedir. Yine ülkemizde herhangi bir yargı kararına ulaşılabilmek için mutlaka esas numarası, karar tarih ve numarası gibi bilgilere gerek duyulmaktadır. Oysa ilan edilen yasalara kolayca erişim için onlara numara dışında isim de verilmektedir. İçtihatlara da hızlı erişim için aynı yöntemin benimsenerek isim de verilmesi yerinde olacaktır.
Yasalar üzerinde yasama organı üyelerinin telif hakkından söz edilemeyeceği gibi, içtihatların da yargıçlara aidiyetinden ve buna bağlı olarak yargıçların telif hakkından söz edilemez. Çünkü içtihatlar, yasalar gibi egemenlik yetkisinin kullanılmasıyla yapılan ve yasaların içeriğini biçimlendiren metinlerdir. Bu nedenle içtihatların gün ışığına çıkabilmesi, yargıç ve savcılarca editörlüğü yapılan ve maddi kazanç da elde edilen, hiçbir açıklama ve değerlendirme içermeyen, adeta karar klasörü niteliğindeki kitaplara bağlı olmamalıdır. Bu bağlamda, sınırlı sayıda ve aynı yöndeki kararlara yer veren yüksek mahkemelerin kararlar dergileri de, maddi boyutu gözetildiğinde amacı karşılamaktan uzaktır. İçtihatların tamamı ulusa, halka iletilmeli; onlar adına yapılanlar açıkça ortaya konulmalıdır.
Halkın yasalara uymak yükümlülüğü, yasaların ilanını da zorunlu kılmaktadır. Yasaların içeriğini ortaya koyan içtihatlar da, en azından internet yoluyla yayımlanmalı, erişim kısıtlanmamalıdır. Nasıl ki harç gerekmeden yasalara ulaşmak olası ise, içtihatlar da yasalar gibi mali külfet içermeden halkın bilgisine sunulmalıdır. Yasaların soyut ve genel, içtihatların somut ve özel olması bu sonucu değiştirmemeli. Ancak ülkemizde yargı bu açılımı yapma yolunda adım atmamakta, hatta İcra ve İflas Yasası'nın 14. maddesi uyarınca icra ve iflas işlerine ilişkin Yargıtay kararlarının tamamının yayımını zorunlu kılan düzenleme bile uygulanmamakta, içtihatlara erişim kısıtlanmaktadır. Bu durum İHAS sistemine aykırıdır.
Yasalar, mahkeme kararlarıyla yorumlanır, biçimlenir ve anlam kazanır. Kararlar da ise, her somut olay kendi içinde değerlendirilerek, yasanın hangi anlam ve içerikle uygulanacağı gösterilir. Yasaların kapsamı içtihatlarla çizilince, hukukun canlı ve dinamik yapısı da ortaya çıkar. Bu nedenle içtihat hukukunda, yasalar sıklıkla değişmez. Değişiklik gerektiğinde, sorun içtihatla/içtihat değişikliği ile çözülemezse, yasa değişikliği gündeme gelir. Ancak ülkemizde sorunlar içtihat değişiklikleriyle değil, yasa değişiklikleriyle çözülmektedir. İçtihatlarla ortaya konulan çözümler de zamanla yasalara aktarılmakta, böylece içtihatlar yasalarca öğütülmekte, sürekli yasa değişiklikleri yaşanmaktadır. Bu da var olan içtihatları dondurmakta/öldürmekte, yenilerinin ortaya çıkmasını da engellemektedir. Hukuk pratiğine (az da olsa) verilen önemin yansıması olarak, içtihatlardan hareketle yasa değişiklikleri yapıldığı söylenebilirse de, bu durum 'severken boğmak' misali içtihatların da yasa maddesi halinde dondurulmasına neden olmaktadır.
II- Soruşturmalara isim verilmesi insan haklarına aykırıdır.
İçtihat hukuku kapsamında kararlara isim verilmesinin hukuksal nedenleri var ise de, bu durum soruşturmalara da isim verilmesini haklı göstermez. Ancak ülkemizde kararlara değil soruşturmalara isim verilmektedir. Hukuk devletinde soruşturmaların gizliliği ile amaçlanan, bu soruşturmaların salimen yürütülmesi, kişilerin peşinen suçlu gösterilmemesidir. Ancak verilen ve deşifre edilen soruşturma isimleri, bir çekim merkezi yaratmaktadır. Basınla yapılan, hatta çoğu kez adeta basına yaptırılan bu soruşturmaların kapsamındaki kişiler, mahkeme önünde aklansalar bile, verilen kararlar, yaratılan ortam nedeniyle kişileri 'kamuoyu' önünde aklamaya yetmemektedir. Soruşturmaların gizliliği kuralına sonuna kadar uyulsa, bu soruşturmalara isim verilmesinde bir aykırılık olmadığı (belki) söylenebilir. Ancak gizli kalan değil de, özellikle kamuoyuna deşifre edilen soruşturmalara isim verilmesi dikkat çekicidir. Verilen isimler soruşturmalara şov boyutu kazandırmakta, sansasyonel bir hava yaratmakta ve medyatik kılmaktadır.
İsimli soruşturmalarda, soruşturma kapsamındaki kişilerin masumluğu ön planda değildir. Masumluk kuralı ön planda tutulmalı, bu soruşturmalar medyada yer almamalıdır. Soruşturmalara idarece (kollukça) isim verilerek, bu kapsamdaki kişiler teşhir edilmektedir. Genellikle yeterli hukuksal kanıtları ortaya konulamayan veya büyük işler yapıldığı izlenimi yaratılmak istenen soruşturmalara isim verildiği gözetildiğinde, daha soruşturmaların başında kamuoyu ve yargısal makamlar etki altına alınmaya çalışılmaktadır. Sonuçta soruşturma isimleri, kişilerin yargılanmasını anlamsızlaştırmakta, oluşan önyargılarla 'yargısız infaz' yapılmakta; kişiler hiçbir koşulda kamuoyu vicdanında aklanamamaktadır.
Kanıt elde edilmesi halinde doğal olarak yargısal yolla, kanıt elde edilememesi halinde ise yaratılan sansasyonel ortamla amaca ulaşılmaktadır. Soruşturmalar bittiğinde akıllarda kalan, aklansa bile kişilerin o soruşturmanın sanığı olduğudur.
Soruşturmalar konusunda yürütme ve yönetimin bu bağlamda, bakanlar, mülki amirler ve kolluk görevlilerinin hiçbir koşulda basına bilgi ve soruşturmalara da isim vermemeleri, buna yetkilerinin olmadığını görmeleri gerekmektedir. Basını bilgilendirme çıkış noktasıyla soruşturma içeriğine sızmaları da önlenmelidir. Ülkemizde mülki ve kolluk amirlerini gündemde tutan, genellikle adli olaylardaki tutum ve açıklamalarıdır. Yönetsel görevleri kapsamında nadiren gündemde yer alabildikleri hatırlanırsa, bu (hem yönetsel etkinlik düzeyi hem de yargıya müdahale boyutuyla) çok vahim bir tablodur. Oysa soruşturmalar cumhuriyet savcısının sorumluluk, denetim ve gözetimindedir. Kamuoyunu bilgilendirme görevini de haber alma hakkı sınırları içerisinde adli merciler çekinmeden, yönetimi ve yürütmeyi olayın içine sokmadan yerine getirmelidir. O halde soruşturmalara isim verilmesi; yargısız infaz yarattığından masumluk ilkesine ve insan haklarına aykırıdır. Daha yargılama bile yapmadan suçluluk iddiası toplum-sal hafızaya kazındığından, yönetim ve yürütme tek belirleyici olmaktadır. Yargı, yönetimin istediği çizgiye yakın görüntü vermekte, varlık nedeniyle çelişmektedir. İsimli soruşturmalarda yaratılan beklentiyle örtüşen mahkûmiyetlerin ortaya çıkmaması ise, (yönetim ve yürütme lehine) yargının saygınlığını azaltmaktadır. Son dönemlerdeki bazı anketlerde güvenilir kurumlar sıralamasında yargının alt sıralarda kalması bu gerçekliğin bir yansımasıdır.
Sonuç
İçtihat hukukunda kararlara isim verilmesinin hukuksal bir anlamı vardır. Gizli kalması gereken soruşturmalara isim verilmesi ise insan haklarına aykırıdır. Bir hukuk devletinde, başlatılan soruşturmalara isim vermekten ve bunları kamuoyuna deşifre etmekten vazgeçilmelidir.

Ömer Faruk Eminağaoğlu: Yargıtay Cumhuriyet Savcısı