Yeni çağ, yeni tanımlar

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Mart 2003 tarihli kararı Türk-Amerikan ilişkilerinde bir dönüm noktası oluşturdu. Aslında bu ilişkilerin yeniden bir tanımlanmaya tabi tutulması ihtiyacı, Sovyetler Birliği'nin (SB) dağılma sürecinin başladığı 1989-1990 yıllarından itibaren kendini hissettiriyordu.
Haber: ÖZDEM SANBERK / Arşivi

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Mart 2003 tarihli kararı Türk-Amerikan ilişkilerinde bir dönüm noktası oluşturdu. Aslında bu ilişkilerin yeniden bir tanımlanmaya tabi tutulması ihtiyacı, Sovyetler Birliği'nin (SB) dağılma sürecinin başladığı 1989-1990 yıllarından itibaren kendini hissettiriyordu. Çünkü SB dağıldıktan sonra dünya stratejik haritasında meydana gelen köklü değişikliklerin, Türk-Amerikan ilişkilerini de derin biçimde etkilememesine imkân yoktu. Ama o zaman gerek biz, gerek Amerikalı dostlarımız bu ihtiyacı pek göremedik.
Kendimize gelmemiz için aramızda 1 Mart tezkeresi gibi ciddi bir kriz doğması gerekti. Şimdi ise hâlâ bu krizin etkilerini üzerimizden atabilmiş değiliz. Bu nedenle de ilişkilerimizi 21. yüzyılın başında, geleceğe ortak bir bakışla yerli yerine oturtmakta güçlük çekmekteyiz. Önümüzdeki yıllarda bunu, dünyanın yeni koşullarına uygun bir perspektifle başaramazsak, iki tarafın da zarar göreceği kesin.
1. Körfez Savaşı
Geçmişteki ortak vizyon Türkiye Soğuk Savaş boyunca hür dünyada Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olan Atlantik İttifakı'nın bir Güney Kanat üyesi olarak kilit bir rol oynadı. SB dağıldıktan sonra bu kapsamdaki stratejik önemi ortadan kayboldu. Ama bunun yerine Amerika'nın gözünde önemimiz 1991'deki 1. Körfez Savaşı ile birlikte, Saddam'lı Irak'ın kuşatılması gibi ortak bir amaç etrafında yeniden stratejik bir anlam kazandı.
Türkiye o zaman, yani 1990'larda Saddam rejiminin tehdidi altında olan Kuzey Irak'tan topraklarımıza doğru yeni bir kitlesel göçün engellenmesini teminen, Amerika'yla uçuşa yasak bölgenin İncirlik üzerinden kontrolü için yakın işbirliği gerçekleştirdi. Her ne kadar bunu yaparken Irak'ın toprak bütünlüğünün riske atılabileceği konusunda sürekli bir endişe duyduk ve bu endişe zaman zaman aramızda gerginlik doğmasına ve belki de ilk güvensizlik tohumlarının atılmasına sebep olduysa da, bu ortak amaç etrafında gerçekleştirdiğimiz yakın işbirliği aramızda yeni diyalog kanallarının açılmasına ve başka alanlarda da ortak çıkar alanları belirlememize ve bu alanlarda yararlı bir işbirliği yapmamıza yardımcı oldu.
İşbirliği devri
Türkiye ve Amerika o tarihlerde, ABD'nin de, en azından zımni mutabakatıyla, Kuzey Irak'ta PKK'ya karşı sınır ötesi harekâtlar gerçekleştirdi. Türkiye ve Amerika ayrıca Batı Balkanlar'da Müslüman halkın etnik temizlikten korunması, Bakü-Ceyhan boru hattının inşası, Azerbaycan ve Ermenistan arasında yeni bir silahlı çatışmanın önlenmesi, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinin desteklenmesi ve Abdullah Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye iadesi gibi ortak çıkar alanlarında yakın ve yararlı bir işbirliği ve dayanışma içine girdi.
Bu yıllara bakınca Türkiye'nin uluslararası değişimin dinamiklerini tamamıyla kavrayan ve bu değişimin öncülüğünü yapan bir ülke gibi hareket ettiğini görmekteyiz. Bu bağlamda Türkiye'nin ve Amerika'nın ortak çıkarlarını uzun vadeli bir perspektifte açık, net ve somut olarak değerlendirdiklerini ve bu sayede, ortak mesailerinde zaman zaman doğan görüş ayrılıklarını ve gündelik sıkıntılarını karşılıklı güven temelinde aşabildiklerini ve birbirlerini bugünkü gibi yıpratmamayı başardıklarını görmekteyiz.
ABD ile güvensizlik Daha sonra 11 Eylül 2001'de, Amerika'da ikiz kulelerle Pentagon'u vuran ve bir anda binlerce can alan kitlesel terör olayı vuku buldu. Başkan Bush yönetimindeki Amerika, uluslararası teröre karşı topyekün savaş açtı. ABD bu savaşında tüm Avrupalı müttefiklerinden ve bu meyanda Türkiye'den işbirliği ve dayanışma bekledi. Bu beklentisi başta Fransa ve Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi tarafından karşılık bulmadı. Türkiye de, TBMM'nin 1 Mart 2003 tarihli kararı ile ABD'ye Irak'ı işgalinde aktif destek vermedi. 1 Mart tezkeresi, Türkiye'nin desteğine muhakkak nazarıyla bakan Amerikan siyasi çevrelerinde bir şok etkisi yarattı.
ABD'liler, Türkiye'nin bir kısım eski Avrupa ülkeleri gibi, 11 Eylül'ün
Amerikan halkında ve siyasi çevrelerinde yarattığı travmayı anlayamadığı sonucunu çıkardı. Türkiye'nin gerek Irak, gerek Afganistan (ISAF) kapsamında sağladığı kolaylıklara rağmen, Amerikan Yönetimi hayati önem verdiği terörle mücadele konusunda, bizden beklediği dayanışmanın karşılık bulmadığı düşüncesine kapıldı. Bu düşünce giderek Amerikan siyasi çevrelerinin tümüne ve kamuoyuna doğru yayıldı.
Biz ise kendi kamuoyumuzun şiddetle karşı çıktığı Irak'ın işgalinden sonra, Kuzey Irak'ın statüsü, Türkmenlerin rolü, PKK ile mücadele gibi hayati önem verdiğimiz konulardaki endişelerimize Amerika'nın yeterli duyarlılık göstermediğine kani olduk.
Felluce ve Telafer
Bağdat, Felluce ve Telafer'de sivil halkın çektiği sıkıntı ve eziyetler, kamuoyumuz, parlamento ve hatta hükümetimiz nezdinde infiale varan tepkiler yarattı. Bu tepkiler bizzat başbakan ve TBMM üyeleri tarafından açıkça dile getirildi. Amerika, daha geniş bir bağlamda, 11 Eylül'den sonra transatlantik ilişkilerinin merkezine yerleştirmeye çalıştığı Orta Doğu'nun demokratik dönüştürülmesi konusundaki yeni gündemine Türkiye'nin yeterli duyarlılık göstermediği kanısını beslemeye başladı.
Bush Yönetimi, ilk başlarda 'Büyük Ortadoğu Projesi' diye adlandırdığı bu yeni gündeminde Türkiye'ye 'ılımlı İslam modeli' adı altında başat bir rol öngördü. Bu rol Türkiye'de, hem muhafazakâr kesimler, hem de laik kesimler tarafından reddedildi. Böylece Türk-Amerikan ilişkilerine geçmişteki ortak vizyon yerine, bugünkü karşılıklı güvensizlik hâkim oldu.
AB ile güvensizlik
Bu arada Türkiye'nin AB üyelik sürecinde önemli gelişmeler oldu. 17 Aralık tarihli AB Brüksel zirvesinde, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlanması kararı alındı. Bu karar, ilk başlarda Türkiye'nin Avrupa'ya daha çok yaklaştığı izlenimi doğurduysa da, gerek kararın içeriğindeki belirsizlik unsurları, gerek Avrupa Birliği tarafından Kıbrıs ve başka siyasi konuların ön plana getirilmesi, kararı izleyen aylarda, Avrupa ile de aramızda soğuklukların, siyasi gerginliklerin, hatta güvensizliğin ortaya çıkmasına sebep oldu.
Güvensizliğin nedenleri sırf gündelik olaylar değil Böylece bir noktada, Türkiye, hem Amerika ile hem de Avrupa ile mesafeli ilişkiler içinde bulunan bir müttefik görüntüsü yansıtmaya başladı. Telafi edilmediği takdirde bizi Avrupa-Atlantik sisteminin dışına doğru itme riski taşıyan bu durumun nedenlerinin sadece günlük olayların yönetimindeki karşılıklı hatalarda veya alınganlıklarda aranması yeterli olmuyor. Çünkü, bu gün bu ilişkilerimizin içinde bulunduğu bu duruma, gündelik olayların yarattığı toz bulutlarının üzerine çıkıp, biraz daha geniş ufuklu bir nazarla bakacak olursak, çağdan çağa geçiş koşullarının dünyada yarattığı köklü stratejik değişikliklerden, Avrupa-Atlantik toplumu ile tüm ilişkilerimizin derin şekilde etkilenmekte olduğunu görürüz.
Hiç şüphesiz, ilişkilerimizde bu gün yaşanan sıkıntılarda Amerika'nın ve Avrupa'nın bizim meşru çıkarlarımıza ve hassasiyetlerimize gösterdikleri duyarsızlıkların payı büyük. Ancak bizim de, Transatlantik camiasının 21. yüzyılın içinde bulunduğumuz şu ilk yıllarında oluşmaya başlayan ve yüzyılın ilk yarısının büyük bir kısmını kapsayacak olan yeni gündemini, sırf Bush Yönetiminin kendi gündemi sanarak bu gündemi ıskalamakta olmamızın da, Amerika ve Avrupa ile bu sıralarda yaşadığımız sıkıntıların temelinde yer aldığını teslim etmemiz gerekecek.
Yeniden şekillenme dönemi
Yeni dünya gündemi: Demokratik dönüşüm Bölgemiz, Amerika, Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya coğrafyasının yeniden şekillendirildiği bir bölge. Bu bölge yeni çözümlere ve yeni oluşumlara gebe. Aynı zamanda küresel sorunların evrildiği bir yer. Petrol, doğalgaz ve su gibi enerji kaynaklarını ve tedarik yollarını kapsıyor. Biz bu şekillenmelerin dışında kalmak istiyoruz desek bile bu tanımlamaların dışında kalmamıza imkân yok.
Irak'ın geleceği, İsrail-Filistin ihtilafı, İran'ın nükleer güce sahip olup olmaması, Suriye'nin demokratik dönüşümü, Rusya'nın uluslararası topluma entegrasyondaki başarı veya başarısızlığı, Kafkasya güvenliği, Batı Balkanlar'ın istikrarı, Gürcistan'ın ve Ukrayna'nın demokrasiye geçişi, Belarus'un baskıcı rejimi, Kırgızistan'daki iktidar değişikliği, AB'nin Balkan politikaları bizi derinden etkiler.
Türkiye dün değişimin öncüleri arasında idi Türkiye halen, sürekliliği değişim içerisinde gerçekleştirmekte olan bir ülke. Aslında bütün bu politikalarda etkili olma kapasitesine sahip. Esasen bundan 15 yıl kadar önce, Sovyetler Birliği'nin dağılması sırasında, kendi coğrafyasında bunu ispat etti.
O zamanlar çağdaş dünyanın içinde ve onun normlarını taşıyan bir ülke olarak yeni bağımsızlığına kavuşan Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin demokrasi ve pazar ekonomisi koşullarına geçiş çabalarına ve dünya ile bütünleşmelerine geniş ölçüde yardımcı oldu. Özal döneminde başlatılan ve Demirel döneminde başarıyla sürdürülen bu politikalar, bugün genişletilmiş Avrupa ve Büyük Ortadoğu denilen yerlerin dönüştürülmesini hedef alan temel bir stratejik girişimin ta kendisinden başka bir şey değildi. Türkiye, Avrasya olarak adlandırdığı bu bölgelerin yoksulluktan, cehaletten ve baskıcı rejimlerden kurtulması için giriştiği bu teşebbüslerin zaruretine, o zaman Amerika'yı ve Avrupa'yı bizzat kendisi inandırmaya çalışmıştı. Kaderin cilvesine bakın ki, şimdi Amerikalı ve Avrupalı partnerlerimiz bizi ikna etmeye çalışıyorlar.
Türkiye bugün yeni gündemin merkezinde Ama yine o dönemde komünizmin çökmesi, Varşova Paktı'nın dağılması ve Berlin duvarının yıkılmasını izleyen transformasyonda başı Almanya çekti. Çünkü değişim esas olarak Almanya etrafında gelişti. Bugün ise büyük değişim bizim etrafımızda oluyor.
Ortadoğu ve Arap ülkelerinde demokratik reformların gerçekleştirilmesi, Balkanlar'ın ve Güneydoğu Avrupa'nın AB ile bütünleşmesi, Karadeniz bölgesi ve Kafkaslar ile daha geniş bir bölgede, ekonomik kalkınma, özgürlük, demokrasi temel haklar sürecinin devreye girmesi, eski Sovyetler Birliği coğrafyasından arta kalan baskıcı rejimlerin tedricen temsili rejimlere doğru evrilmeleri önümüzdeki on yıllarda transatlantik topluluğun değişmez gündem maddelerini ve temel hedeflerini oluşturacak.
Çekingenlik
Türkiye, çekingen tutumundan bir an önce vazgeçerek, bu bölgelere ve özellikle Batı Balkanlar, Güneydoğu Avrupa (Bosna, Kosova, Makedonya, Arnavutluk) ve Karadeniz bölgesi, Kafkaslar, Hazar havzası ve onunla bağlantılı Ortadoğu'ya aktif ilgi göstermezse, bu bölgelerin dönüştürülmesine yönelik kendi öz fikirleriyle, demokratik, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda somut önerileriyle ön plana çıkmazsa, kısacası rotasını, çağdaş dünyanın gittiği istikamete doğru süratle çevirmezse, yalnız Avrupa'nın ve Amerika'nın değil, dayanışma bekleyen komşu halkların da saygınlığını kazanması ve bu bölgelerdeki tarihi ve kültürel varlığımızı koruması ve siyasi ve ekonomik ilişkilerimizi geliştirebilmesi mümkün olamayacak. Dahası Türkiye, Balkanlar, Kafkasya ve Avrasya'ya 90'larda gösterdiği önemi vermezse, AB üyelik hedefinde başarılı olamaz.
Unutmayalım, AB'nin Türkiye ile ilişkilerinde stratejik saikler ağırlıklı yer tutuyor. Ama en vahimi, eğer Türkiye, AB hedefinde kararlılık göstermezse, çok uzun bir zamanda değil, en geç 10 yıl içinde Balkanlar'ın tamamı AB üyesi haline geleceğinden, bu bölgedeki tarihi ve kültürel bağlarımızın, siyasi ve ekonomik nüfuzumuzun, kısacası Balkan politikamızın yok olması gerçeğini içimize sindirmemiz gerekecek. Çünkü söz konusu ülkeler artık dış politikalarını AB Ortak Güvenlik ve Dış politikası çerçevesinin dışına taşıramayacaklar.
Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi

  • YARIN: Balkanlar, Yunanistan ve Karadeniz