Yoksa cin şişeden çıktı mı?

Irak seçimleri, Ortadoğu'daki temel siyasi dinamikleri ilelebet değiştiren bir deprem yarattı mı? Bush'un Saddam Hüseyin'e karşı savaşının nelere yol açtığını görmemek için kültürel olarak sağır, dilsiz ve kör olmak lazım.
Haber: Reuel Marc Gerecht / Arşivi

Irak seçimleri, Ortadoğu'daki temel siyasi dinamikleri ilelebet değiştiren bir deprem yarattı mı? Bush'un Saddam Hüseyin'e karşı savaşının nelere yol açtığını görmemek için kültürel olarak sağır, dilsiz ve kör olmak lazım. Mesele günümüz İslam ülkelerinde siyasetin temel algısının altüst olup olmadığı değil (ki oldu), mevcut rejimlerin güçlenen Müslüman demokratik ahlakına nasıl direniş göstereceği. Ve ABD yönetimi için hayati önemdeki soru şu: Bush yönetimi, en oturaklı rejimlerin (Mısır, Suudi Arabistan, Cezayir ve İran) içeriden bir zorlama olmaksızın değişmesinin mümkün olmadığını kavrayabilecek mi? ABD'nin korkması gereken hızlı değişim değil, diktatörlüklerin derin acılar yaratma pahasına göstereceği inatçı direniş.
Bugün Bush, Reagan'vari bir felsefe (demokrasinin yayılması ve korunması ile ABD'nin güvenliği arasında koparılamaz bir bağ olduğu fikri) gütse de ABD yönetimindeki birçok kişi Avrupalıların bölgenin 'istikrar'ına ilişkin kaygısını paylaşıyor. Ve Reagan'cılar arasında bile, Arap dünyasında özgür seçimlerin önü gerçekten açıldığı takdirde, Müslüman kökten dincilerin güçlü aktörler haline gelme potansiyelinden derin endişe duyanlar var. Bush yönetimi henüz kapsamlı bir demokratikleşme stratejisi ortaya koymuş değil: Tutarlıklı olduğu kadar pratik şekilde uyarlanabilir, açık, basit ilkeler belirlemek, son derece isabetli olur.
Irak bölgenin dört bir tarafında statükoya karşı bir rahatsızlık ve öfke dalgası yarattı. Mübarek ve Tunus'taki Zeynel Abidin gibi akıllı diktatörler, çok partili seçimler tertipleyip ABD-İsrail yanlısı bir dış politika benimseyerek bu dalganın önünü almaya çalışacak. Ortadoğu halkları ve yöneticileri 30 Ocak'taki Irak seçimleriyle başlayan sürece tepki vermeyi sürdürdükçe, Bush yönetimi de muhtemelen bir anda birçok yönden gelen darbelere maruz kalacak.
Hızlı bir tur atıp nerede olduğumuza bir bakalım:
Lübnan: 30 Ocak'ın en önemli olmasa da en umut verici artçı şoku olabilir. Suriye'nin Lübnan'da zor duruma düştüğü ortada. Iraklıların hayatları pahasına oy kullanmasından hemen sonra Hariri'nin öldürülmesi, Lübnanlı Hıristiyanlar ve Sünniler arasındaki Suriye karşıtı hissiyatı açığa çıkardı. Şimdi en önemli soru, Lübnanlı Şiilerin, bilhassa Emel ve Hizbullah hareketlerinin de Suriye'nin çekilmesini destekleyip desteklemeyeceği. Her iki örgütün de İran'la sıkı bağları var ve Tahran'ın desteğini tümüyle yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirler. Emel ve Hizbullah'ın Lübnanlı Hıristiyanlar ve Sünnilerden kopmama ihtimali daha fazla. Bir halk olarak dışlanmak istemiyorlar. Eğer diğer Lübnanlıların çoğunluğu Suriye ile bağı kararlı biçimde koparırsa (öyle görünüyor), Şiiler aynı ülkede yaşadıkları insanlardan ayrı düşmek istemeyecektir. Hizbullah'ın baş destekçisi İran, Beşar Esad'ın yardımına koşmazsa bu olasılık daha da güçlenir. Ve böyle olacağını ummak için yeterince gerekçemiz var.
En başta Beşar beceriksiz biri. Babası Hafız Esad'ın serinkanlı, hesaplı iktidarının tersine, kafası karışık bir genç lider ve bu yüzden geleneksel olarak Suriye yanlısı Lübnanlılar arasında bile Suriye karşıtı hislerin doğmasına neden oluyor. İran'ın muktedir din adamları, bilhassa işler kızıştığında, Esad için prestijlerini ve güçlerini tehlikeye atmayacaktır. Esad'ın bir saray darbesiyle iktidardan düşürülmesi (Suriye Lübnan'dan çıkmak zorunda kalırsa ihtimal dahilinde) İran'ın pek umurunda olmaz. Beşar gitse de, Nusayri klanının iktidarda kalması İranlılara yeter.
Lübnan'daki gelişmeler Suriyeliler için ille de felaket anlamına gelmiyor. Thomas Friedman'ın 'Hama kuralları' dediği durum (Hafız Esad'ın 1982'de Hama kasabasında yaptığı gibi, binlerce rejim muhalifini bir çırpıda öldürmekten kaçınmamak) hâlâ yürürlükte ve Nusayri rejimi bu kuralları tereddüt etmeden uygulayacak kadar kararlı görünüyor. Suriyeli Sünnilerin Nusayri azınlıktan intikam alma isteği, Nusayri dayanışmasını kolayca sağlayacaktır.
Daima Suriye'yi yönetmenin tarihsel hakları olduğuna inanan Sünnilerden, Iraklı Şiilerin eski Baasçı zalimler karşısında gösterdiği türden bir cüret beklemek pek olası değil. Suriyeli Sünni Araplar arasında demokratik ahlak gelişiyor olabilir, fakat acımasız bir iç güvenlik birimi ve seçkin askeri birliklerle sivilleri bastırma yeteneğine sahip böyle insafsız bir rejim karşısında bunun pek önemi olmaz.
Yanı sıra Lübnan bir tür demokrasi gördü geçirdi. Lübnan, tarihsel, dinsel, kültürel ve coğrafi yapısıyla hiçbir zaman tamamen Arap dünyasına ait olmadı. Demokratik bir Lübnan fikri Ortadoğu'daki despotlar için, demokratik bir Irak veya Mısır fikri kadar korkutucu olmayabilir. İranlı din adamları, Suriyeli Nusayriler, Suudi prensleri veya Mısır'daki Mübarek ailesi, Lübnanlıların yüzünü demokrasiye dönmesini ille tehdit sayar diye bir şey yok. Onunla birlikte yaşayabilirler ki Esad gibi Washington ve Paris'in tepkisine maruz kalmamak için ödemekten kaçınmayacakları bir bedel bu.
İran'daki dini rejim Lübnan'ın kurtuluşunu Hizbullah için ölümcül bir yenilgi olarak görmediği sürece, Suriyelilerin Lübnan'dan çekilmesinin önünde bir engel kalmaz. Lübnanlı gençlerin Bush yönetimini durmadan 'Ju - Ju' sloganlarıyla ('George' adının Arapçada sevecen bir edayla söylenmesi) selamlaması sevindirici. Onların, Kongre'ye ve Demokrat düşünce kuruluşlarına çok zor görünen olguları kolayca kabul etmeye gönüllü olduklarının göstergesi bu.
Suriye: Suriyelileri Lübnan'dan çıkaralım, fakat Baasçı Nusayrilere kuşatmayı sıkılaştırmaya çok fazla zaman veya emek harcamayalım. Suriye, Saddam'ın Irak'ı kadar Orwellyan değil; üstelik rejimin etnik ve dinsel dinamikleri rejim dayanışmasının üstesinden gelmeyi hayli zorlaştırır. Ancak Suriyeli Baasçılar Iraklı Baasçılara Bush yönetiminin iddia ettiği boyutlarda yardım ediyorsa (öyle görünüyor), ABD askeri saldırı düzenlemeli. Esad'ın Iraklı Baasçılara verdiği destek nedeniyle Iraklılar ve Amerikalılar ölüyorsa, bu durumda Bush yönetiminin karşılık vermemesi taktik ve stratejik bakımdan hata olur. Bu ABD'nin Suriye'yi istila etmesi anlamına gelmiyor. Fakat Suriye istihbarat ve askeri üsleri ve Esad'ın Iraklı asileri barındırdığı noktalar hava saldırıları ve özel birliklerin operasyonları için meşru hedeflerdir. Bu tür sınırlı askeri saldırılar Nusayri diktatörlüğünü tehdit edip Sünnilerin sivil ve silahlı muhalefetinin zemin kazanmasına kapı açabilir
Fakat ABD yönetimi Irak'ın demokratik artçı şoklarının Suriye'yi sallamasına da bel bağlamamalı. Sallayabilir. Zor kullanımı, Arap dünyasındaki demokrasi özlemini, Amerikalı ve Avrupalı 'gerçekçiler' güruhunun bize söylediğinden daha yaygın hale getirmiş olabilir. Fakat Nusayri iktidarının en nihayetinde devrilip Sünni iktidarının dönüşü yönünde umut beslemeli ve bu yönde planlar yapmalıyız. Suriye'de Sünnilerin iktidara gelmesiyle birlikte siyasi dönüşüm için bir şans doğabilir; özellikle de ABD demokratikleştirici çabalarını Arap dünyasındaki en önemli ülkesine, yani Mısır'a yöneltmeye başlarsa.
Mısır: Bush'un 11 Eylül sonrasında yürürlüğe koyduğu 'ileri özgürlük stratejisinin' bütün anlamı aslında Mısır'ın demokratikleşmesi. Tiranlıkla İslami aşırılıkçılık arasındaki bağlantının son noktası ve Bin Ladinciliğin en önemli iki entelektüel beslenme zemininden birisi (diğeri Suudi Arabistan) sayılan Mısır, laik ve kökten dinci Sünni Müslümanların demokratik yoldan hesaplaşacağı bir laboratuvara dönüşebilir. Mısır demokratikleşmezse, Bin Ladincilik de sona ermez; Amerikan destekli diktatörlere yönelik nefret artmaya devam eder; bütün Sünni kökten dincilerin membaı durumundaki Müslüman Kardeşler siyasi evrimini ileriye götüremez.
Irak'taki gelişmelerin geldiği noktada, demokrasiyi 'kargaşa'yla bir tutmaya alışkın Mübarek, Mısır'da 'daha fazla özgürlük ve demokrasiye' yönelik bir ihtiyaç görüyor. Asıl amacı, sistemi, iktidarını sürdürebileceği ve koltuğu oğluna devredebileceği biçimde, mümkün olan en az hasarla elden geçirmek. Fakat bu ABD'nin Mübarek'in açılımını olumlu yönde ele almaması gerektiği anlamına gelmiyor. Mübarek Mısır'ın daha fazla demokrasi ve özgürlük için hazır olduğunu düşünüyorsa, ABD bu düşünceyi dikkate almalı.
Şimdi, ABD'nin, Mısır'a yardımı, demokratik ilerleme şartına sıkı sıkıya bağlamasının tam zamanı. Mübarek yan çizerse, yardım da kesilir. Mübarek çok fazla yan çizerse, yardım da tamamen biter.
Mübarek'in İslami aşırılıkçılık öcüsünü işaret edip bizi tekrar kandırmasına izin vermememiz lazım. Bu öcü, Mısır'a dair düşüncelerimizi uzun süre felç etti. Mısır'daki diktatörlüğün fiili destekçisi haline geldik. Mısır'daki sistemin liberalleşebileceğine inandık; oysa Arap dünyasının hiçbir köşesinde Atatürkçü bir evrime tanıklık edilmedi. Arap diktatörlüklerinin evrimi tam ters yönde, bize Bin Ladinciliği ve 11 Eylül'ü veren bir biçimde tezahür etti. Ne var ki Arap dünyası için demokrasi eninde sonunda tek çıkış yolu. Zaten tam da bu yüzden Washington çok da uzak olmayan bir gelecekte Mübarek rejimiyle bozuşmak durumunda kalacak. Bozuşmazsak, 'Ju-Ju' sloganları değil, Bin Ladin'in cihat çağrılarını duyarız.
Suudi Arabistan: Arap yarımadasındaki demokratik gündemi teşvik etmeyi sürdürelim. Suudi Arabistan'ın, çok kısıtlı bir yerel seçime geçit vererek demokratik talepleri etkisizleştirme çabası ve Bush yönetiminin Suudi karşıtı tavrının güçlenmesi, muhtemelen Suudi kraliyet ailesinin niyet ettiğinin tam tersi sonuçlar doğuracak. Suudi petrolünün çoğunun çıkarıldığı doğu eyaletindeki Şiiler, Irak'taki Şii Araplar gibi demokrasi yolunda ilerlemeyi sürdürüp protestolara daha meyilli hale gelebilir. Yerel seçimlerdeki katılım oranları, doğudaki Şiilerin bu seçim şakasını yutmadığını gösteriyor.
Suudi iktidarının belkemiği konumundaki Vahhabi din adamları kurumu, Şiileri bastırmak için eski şiddet araçlarını kullanmaya daha fazla eğilim gösterebilir. Washington, Suudi Arabistan'da azınlık haklarının garanti altına alındığı modern bir demokrasiden yana olduğunu yüksek sesle ve sık sık dile getirerek, böyle bir gelişmenin önünü almalı. İran'da yaşananın bir benzeri Suudi Arabistan'da da yaşanabilir ve Suudi - Vahhabi iktidarı halktan giderek uzaklaşabilir.
Suudi Arabistan, çok sayıda insanın Batılı bir hayat tarzına son derece aşina olduğu garip bir ülke. Bu aşinalık kimi zaman İslami militanlık yönünde, kimi zaman da tam ters yönde etkiler doğurur. Her durumda, Suudi Arabistan'ın Bin Ladinciliğin beşiği olduğunu unutmamalıyız. Bu yüzden Suudi Arabistan'da gerçek seçimler eşliğinde demokratik bir gelişim yaşanmasını teşvik etmekten bir an bile geri durmamalıyız.
Cezayir ve Tunus: ABD Kuzey Afrika'yı hep görmezden geldi. Çok yanlış bir tutumdu bu. Zira bu iki ülke, Fransa'nın Ortadoğu'daki demokratik değişim konusunda ne kadar samimi olduğunu gösteren birer sınav niteliğinde. Paris, bu iki ülkede demokrasinin geliştirilmesi konusunda ABD'nin çabalarına enerjik biçimde katılabilir. Tunus giderek canlanan demokratik bir kültüre sahip. ABD Tunus diktatörü Bin Ali'yi demokrasiye zorlamalı, Mübarek benzeri aldatmacalarla demokratik talepleri bastırmasına izin vermemeli.
Cezayirliler ise muhtemelen İslamcıların yozlaşmış askeri diktatörlüğe meydan okumasıyla başlayan kanlı iç savaş sürecinden önemli dersler çıkarmıştır. Cezayir 1990'larda başarısızlığa uğrayan demokratik deneyimini, bu görevi sadece İslamcılara bırakmadan canlandırabilirse, bunun bölge ve Avrupa'da yaşayan milyonlarca Cezayirli üzerinde önemli etkileri olur.
İran: Mollaların nükleer iyi niyetini satın almak uğruna bu önemli ülkenin demokratik geleceğini pazarlık konusu yapmamalıyız. İran'da demokrasi, bu ülkenin terörizme uzun süredir devam eden desteğini sona erdirmek bakımından anahtar önemde. Ve eğer İran'da nükleer silahlara sahip olma yönünde milliyetçi bir arzu varsa, bu konuyu bir demokrasiyle oturup konuşmak bir diktatörlüğü dizginlemeye çalışmaktan tamamen farklı. Nükleer silah sahibi bir demokrasiyle birlikte yaşanabilir. Sabırlı olmalıyız. Bırakalım Iraklı Şiilerin demokratik fikir ve eylemleri İran'a etki yapsın.
Irak: 30 Ocak bu ülkeden yayılan demokrasi dalgasının sadece ilk adımı. Irak raydan çıkmazsa bölgeye daha çok artçı şoklar yayacak ve muhtemelen daha da büyük bir çekim merkezi haline gelecek. Ayrıca şu da var: Saddam'ın duruşması yaklaşıyor. Arap dünyasında duruşmayı merakla bekleyen kitleler var. Bırakalım milyonlar, en vahim suçlarla yargılanacak Saddam'ın duruşmasını canlı izlesin. Belki Bin Ladin de izler ve hayallerinin sona erdiğini anlar. (American Enterprise Institute uzmanlarından, derginin 14 Mart 2005'te çıkacak sayısından)