Yoksa gelen demokrasi mi?

Ortadoğu'nun bazı bölgelerinde birtakım heyecan verici ve önemli gelişmeler meydana gelirken, diğer bölgelerinde de tarihi işgal-özgürleştirme dinamikleri gerçekleşiyor.
Haber: RAMİ G. HURİ / Arşivi

Ortadoğu'nun bazı bölgelerinde birtakım heyecan verici ve önemli gelişmeler meydana gelirken, diğer bölgelerinde de tarihi işgal-özgürleştirme dinamikleri gerçekleşiyor. Ancak bu ikisini birbiriyle karıştırmamamız büyük önem taşıyor.
Avrupa ve Kuzey Amerika kaynaklı birçok analizde Lübnan, Irak, Afganistan, Filistin ve Mısır'da olup bitenler, Arap ve Müslümanların seçimlerde oy kullanmak veya haklarını talep etmek yoluyla insanlıklarını ve onurlarını ortaya koydukları bir uyanışın parçasıymış gibi yorumlanmaya başladı. Bu analiz tümüyle doğru değil. Burada birbirinden çok farklı üç tarihi ve siyasi süreç işbaşında. Bunlar günün birinde aynı amaçta, yani istikrarlı, demokratik ve müreffeh toplum hedefinde birleşebilir. Hayatlarını riske atarak bu bölgede onlarca yıldır bu amaç için mücadele vermiş pek çok insan gibi, ben de bu hedeflerin gerçekleşmesini umuyorum.
Öncelikle bölgeden biri olarak şunu söylemeliyim; yabancı hükümet ve yorumcuların, demokratları hapse atıp öldüren tiranlar yerine artık hep bir ağızdan bölgedeki demokratikleşme güçlerini savunup alkışlamaları, enteresan ve hoş bir değişiklik. Demokrasi, özgürlük ve serbest pazar ekonomisine verdikleri destek dalgası, umarım suçlular ve haydutları destekledikleri bir önceki dönem gibi Washington, Londra, Paris ve Moskova'nın çıkarlarına göre belirlenmiş geçici aşamalardan biri değildir.
İkincisi, yerel otokrasi veya tiranlık ile yabancı güçlerin işgali, eşit derecede kötü olsa da birbirinden tümüyle farklı bağlamlar. Irak ve Afganistan elimizdeki beş örnekten en açık olanları. Buralarda kötü rejimler yabancı orduların gücüyle devrildi, halklarına da kendilerini Batı tarzı seçimler yoluyla yeniden yapılandırma fırsatı sunuluyor. Bunlar asil ve tarihi girişimler, ancak asıl amaçları, niyet ve sonuçlarıyla hâlâ derin çelişki içindeler. Durumun nasıl gelişeceğini zaman gösterecek.
Filistinliler eşi benzeri bulunmayan bir vaka, zira dünya tarihinin son üç nesli boyunca, yani en uzun süreli yabancı işgaline maruz kalanlar onlar. Filistinliler İsrail işgali altında, gayretle kendini geliştirmekten tutun da uysal bir kabullenme haline, edilgin protestodan etkin diplomasiye, İsrail askerlerine karşı silahlı mücadeleden İsrailli sivillere karşı teröre varıncaya dek, ellerinde ne varsa tümünü kullanarak savaşmaya devam ediyor.
Filistin toplumu on yıllardır, en başta İsrail işgali sebebiyle demokratik seçimlerin tadını alamadı. Bu süre içinde de Filistin siyasi hayatı, gayet tabii bazı hataların da görüldüğü, etkileyici bir çoğulculuk ve iç denetim sisteminin bileşimi olarak tasvir edildi.
Filistinlileri son seçimlerinde demokrasiye daha yeni geçmişler gibi alkışlamak, ikiyüzlü bir saçmalık ve biraz da aşağılayıcı bir tavır oluyor. Filistin halkını tanıyıp izleyenler, İsrail işgali altında geçirdiği onlarca yıldan beri onur içinde yaşama iradesinin bu halkın milli ve kişisel karakteristiği olduğunu, bu özelliğin Arap ülkeleri tarafından görmezden gelindiğini, Batılı ve Doğulu güçler tarafındansa alay konusu edildiğini iyi bilirler.
Filistin'in İsrail gasp ve işgaline, aynı zamanda da Batılı güçlerin sömürgeci manipülasyonlarına karşı özgürlüğe yönelik tarihi ve etkileyici mücadelesinin yanında bu son Filistin başkanlık seçimi, Empire State Building'in yanındaki bir postane gibi kalır.
Lübnan ve Mısırlıların hareketleri ise, sözünü ettiğimiz beş örnek arasında muhtemelen en kayda değer ve gerçek anlamda tarihi olanları. Zira burada gerçekten de canlarını tehlikeye atarak özgürlük, eşitlik ve onur içinde yaşamak için muazzam yerel güçlere karşı savaşan insanlardan bahsediyoruz.
Sayıca az da olsa Mısırlılar, başkanları Hüsnü Mübarek'in beşinci altı yıllık başkanlık dönemini de ele geçirme arzusuna karşı koyuyor. Mübarek'in iktidar partisi ve güvenlik güçleriyle siyasi, ekonomik ve askeri yaşamın tüm önemli alanlarını elinde tutmaya devam ederek ömür boyu başkan kalma niyeti, sıradan Mısırlı ve diğer Arapların çocuk değil de yetişkin gibi davranılma hakkını çiğnemek oluyor. Mısırlılar hükümetlerinin barışçı yolla ve düzenli olarak el değiştirmemesinden bıkmış durumda, zira bu durum vasatlık, duraklama, yolsuzluk, ulusça kötüye gitme ve insan ruhunun aşağılanmasına yol açıyor; bunların tümünü de günümüz Mısırı'nda açıkça görmek mümkün. Mübarek'in beşinci dönemine karşı çıkanların sloganı 'yeter.'
Korku eşiği aşıldı
'Yeter' sözcüğünün bu hafta Beyrut duvarlarındaki posterlerde de görülmesi manidardı. Burada sıradan Lübnanlılar ve siyasi liderler elbirliğiyle, Lübnan hükümetine ve onu iktidara getirmiş patronu ve destekçisi Suriye rejimine karşı etkileyici bir isyan başlattı. Mısır'da olduğu gibi Lübnan'da da iktidardaki hükümetlerin (bu durumda Lübnan ve Suriye) korku eşiği paramparça edildi. Hariri'nin öldürülmesiyle, Suriyelilerin Lübnan'ı terk etmesi ve Lübnan hükümetinin istifa etmesine yönelik yaygın, açık ve güçlü çağrılar iyice artarak tarihi bir nitelik kazandı.
Mevcut bir güç yapısını değiştirmeye yönelik bu hareket, nadiren görülecek kendiliğinden bir Arap halk hareketi ve modern Arap tarihi açısından son derece anlamlı ve belirleyici bir nitelik taşıyor. Bu hareketin belki de en önemli yönü şu: Araplar modern tarihte ilk kez kendi siyasi değer, hedef ve eylemlerini kendileri belirleyerek, daha iyi bir toplum yaratmak amacıyla cesurca öne çıkıyor ve Batılı güçlerin de desteğini alıyorlar. Böylesi hiç şüphesiz, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in 1980'lerde Saddam Hüseyin'i kurtarmak için yardım gönderip, 20 yıl sonra da devirmek için asker göndermesinden yeğdir.
O zaman var gücünüzle demokrasiyi getirin, Arap demokratları destekleyin, Arap otokratlarına karşı çıkın, İsrail işgaline son verin, Arapların kendi kaderini tayin hakkını savunun ve hepsinden önemlisi, lütfen tüm bunların arasındaki farklar ve bağlantıları anlayabilmek için, biraz olsun çaba harcayın.
(Lübnan gazetesi, 23 Şubat 2005)