'Yolda yürürken aramızda 15, 20 metre mesafe kalsın...'

'Yolda yürürken aramızda 15, 20 metre mesafe kalsın...'
'Yolda yürürken aramızda 15, 20 metre mesafe kalsın...'
Referandum üzerinden hızla yeni bir ayrışmanın içine yuvarlanıyoruz. İktidarın görünür ve görünmez aktörleri kendi eyleyişleriyle sonucu etkilemek, kendi mevzilerini terk etmemek (= ya da genişletmek) için toplumsala müdahale ediyorlar. "İç savaş" bir varsayım tehdidinin ötesinde bazı ilçelerde ve dağlık bölgelerde nabız yokluyor: Tabanca yerine tüfek ve roketatarlar söz almaya başladı.
Haber: ÖMER FARUK - ofaruk@hotmail.com / Arşivi

Vesayet rejimi
Son yıllarda yaşanan siyasi gelişmeleri açıklayan kavramlaştırmalardan biri oldu “Vesayet Rejimi.” Kısaca, “Halkı, kendi başına karar vermekten âciz bir güruh olarak gören, onu elinden tutulup yönetilmesi gereken bir çocuk yerine koyan, kendi kararlarının her halükârda halkın vereceği kararlardan daha doğru ve onun yararına olacağını düşünen anlayış” denebilir. En veciz ifadesini “ordulaşmış millet” deyiminde bulacağımız bu anlayışın esas gücünün ordu ve ordulaştırılmış sivil yandaşları olduğunu söyleyebiliriz. Ordu ise siyasete silahla müdahale eden bir kurum. Kendi gerekçelerini silahla dikte eden, bunun için gerekirse işkence yapan, adam öldürmekten, adam öldürebilmek için yaşını büyütmekten de çekinmeyen  bir yapı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nde bu durumun sayısız örnekleri var.
Ordunun siyasete silahla müdahale etmesi siyasi ve insani açıdan gayri meşrudur!
Mevcut anayasayı 30 yıl önce bu ordu ve yandaşları yaptı!
***
Ordunun “Vesayet Rejimi”ni sürdürmek için ne tip kanlı planlar yaptığı Taraf gazetesinde  sık sık yer alıyor. Kısa bir özet:
“1. Ergenekon İddianamesi:  92 sanıklı davada Emekli Tuğgeneral Veli Küçük ile dokuz subay ve yeraltı dünyasının önemli isimleri bulunuyor. Suikast vb. suçlamaların yanısıra TBMM ’yi ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle suçlanıyorlar.
2. Ergenekon İddianamesi:  56 sanıklı davanın sanıkları arasında Emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur, Emekli Tuğamiral İlker Güven ile emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, JİTEM’in kurucusu emekli Albay Arif Doğan, yedi subay ile Emekli savcı ve hâkimler bulunuyor.
3. Ergenekon İddianamesi:  52 sanıklı dosyada Genelkurmay Eski Müşaviri Erdal Şenel, Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, MGK Eski Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, Yarbay Mustafa Dönmez, Emekli Albay Levent Göktaş, Özel Harekât Dairesi Eski Başkanı İbrahim Şahin ile altı subay var.
Poyrazköy Davası:  17 sanıklı dosyada Tuğamiral Levent Görgeç’le birlikte dokuz denizci subay yer alıyor.
Kafes Davası:  33 sanıklı dosyada Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü, Koramiral Kadir Sağdıç, Tuğamiral Mehmet Fatih Ilğar ve 30 subay yargılanıyor.
İrticayla Mücadele Eylem Planı:  7 sanıklı dosyada Genelkurmay Karargâhı’nın önemli ismi Albay Dursun Çiçek dikkat çekiyor.
Erzincan Ergenekonu:  3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk bir numaralı sanık.
Balyoz Davası:  Saydığım tüm bu dosyaların en büyüğü ve en kapsamlısı Balyoz.
196 askerin sanık sandalyesine oturacağı davanın 1 numaralı sanığı Emekli Orgeneral Çetin Doğan. Emekli Oramiral Özden Örnek 2, Emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına 3 ve emekli Orgeneral Ergin Saygun 4 numaralı sanık.
Sanıklar arasında halen görevde bulunan Kuzey ve Güney Deniz Saha komutanları dahil 28 muvazzaf general var. Bu sayı, 303 generalin görev yaptığı TSK’daki neredeyse 10 generalden birinin sanık olması anlamına geliyor.  Kurtuluş Tayiz, Taraf  gazetesi , 23.07.2010”
Bu davaların tümü AKP hükümeti döneminde açıldı. “Vesayet Rejimi”ni geriletmek için açılan  bu davaların militarizme ağır bir darbe indirmediğini kimse söyleyemez.
Salt bu kısa örnek bile memleket hal ve gidişindeki asıl sorunun “siyasetin normalleştirilmesi” olduğunu göstermeye yeter.
Zira militarist kamp siyaseti silahla, öldürerek yapmak; halkın oyu ile seçilmişleri kendine bağlı kılmak , onları kendisi “atamak” istiyor. Halkın oyu ile seçilmişlerin meşruluğunu, halkın tercihlerinin meşruluğunu kabul etmiyor.
Militarist kampın kontrol edemediği diğer kamp ise seçilmiş olmanın iktidar olmak için  yeterli olmadığının farkında, muktedirliği talep ediyor. İktidarını muktedir olarak pekiştirmek istiyor.
Lafı uzatmaya gerek yok: Halk oyu ile işbaşına gelen parlamenter sistemi kabul ediyorsak siyasetin normalleşmesi için seçilmişlerin muktedir olması lazım! Aksi halde, bütün sistem çöker; mevcut durumda sistem tıkanmış durumda zira. Sistemin militarizmin muktedirliğinden kurtulması için, tarafların katılımı ile yapılacak özgürlükçü ve demokratik yeni bir toplumsal sözleşmeye, anayasaya ihtiyaç var. (Bu saptama siyasi şiddeti, öldürmeyi  reddeden bir anlayışın argümanı. Siyasi şiddeti, öldürmeyi bir tarz olarak seçenlerin kendi gerekçeleri olabilir. Onlar öldürerek varlıklarını sürdürmek isteyebilir. Kimin haklı olduğu başka bir tartışmanın konusu.)   

İktidarın yüzleri
İktidar mekanizmaları karşılıklı  işler. Emrin gerçekleşmesi için “emir veren” kadar “emir alan”ın da olması lazım. “Emir alan” olmadığı sürece “emir veren”in varlığı işe yaramaz. Bazı kişilerin üniformasız olması onların militarist zihniyette olmadıkları anlamına da gelmez. Her sivil etkinlik militarist zihniyetin dışına çıkıldığını da göstermez. En çarpıcı örnek, bugünlerde “Apo asılsın” diye imza toplayan ulusalcı “solcular”.
İktidarın nasıl kurulduğunu, gündelik hayatta nasıl tezahür ettiğini, ne menem bir şey olduğunu gösteren bir diğer örnek ise yazının başlığı. İktidarın milliyetinin ve üniformasının olmadığını gösteren bu veciz örnek siyasetbilim derslerinde okutulacak nitelikte. Daha güçlü olan muktedir tarafından mağdur edilmesi iktidar üretmeyen bir toplumsallık tahayyülünün olduğunu göstermez.  -Özgürlükçü ve demokratik bir toplumsallık tahayyül eden Kürtler iktidarın bu yüzüyle de mü cadele etmek zorunda kalacaklar, mutlaka! (Ne zaman?)  
Mevcut hükümetin otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle muktedir olma çabasının militarizmin gücünü ele geçirmek için mi yoksa demokrasi için mi olduğunu zaman gösterecek, süreç hâlâ işliyor; referandum ve 2011 seçimleri bu durumu test edecek.  Kürt sorunundaki son gelişmelere bakıldığında ilki için olduğu rahatlıkla söylenebilir. (Bu da zaman içerisinde netleşecek bir durum. Kürt sorununun çözülmesini istemeyen muktedirlerin “sorun”daki rolünü henüz bilmiyoruz.)
Ama şu da var: AKP kadınların başörtüsü sorununu çözemedi. Kendi seçmenine verdiği sözü tutamadı. Alevi açılımından bir şey çıkmadı. AKP’nin iktidar olduğu söylenebilir, peki iktidarın bütün kurumlarına nüfuz edecek kadar muktedir mi? Hiç sanmıyorum.
***
İktidarın değişik yüzleriyle siyaseti belirleyen, tetik çeken ya da tetik çekenlere cevaz veren  asli aktörlere sormak lazım: Paradigmanızın mottosu nedir?  Dünyaya bakış tarzınızı hangi slogan belirler? Ya da hayattaki politik yürüyüşünüzde size rehberlik eden deyiş nedir?
Daha açık sorayım: Yönetmek isterken, tahakküm ederken hangi araçları kullanıyorsunuz?
Ben mottomu belirtiyorum: “Yöneten-yönetilen ilişkisinin olmadığı özgürlükçü ve dayanışmacı bir toplumsallık” tahayyül ediyorum! Siyasetle ilişkimi bu motto üzerinden kuruyorum...

Referandum
Referandum silahsız güçlerin kendi siyaset yapma alanlarını genişlettikleri bir eyleyiş tarzıdır. Tek tek her kişinin kendi hayatı hakkında karar verdiği, verdiği kararların bedelini ödediği bir siyaset yapma biçimidir. Kişinin kendini “özne” olarak konumladığı, biriktirdiği, sonuçlarına katlandığı, siyasette aktifleştiği, eyleyişiyle “temsili demokrasi”nin dışına çıktığı bir siyaset yapma biçimidir.
Ve sonuna kadar meşrudur!
Yönetilenlerin iktidarın değişik yüzleri tarafından tahakküme maruz kaldığı günümüzde özgürlükçü solcular siyasetin belirleyeni değil, bu ortada! Belirleyen gibi siyasi tavır almak siyaseti belirlemez, kendini kendine hapseder.  Stratejik düşünüp, iktidarın değişik yüzlerinin birbirleriyle girdikleri her polemiği yönetilenlerin siyaset yapma, yaşama alanını genişletecek bir noktadan değerlendirmemiz, bu doğrultudaki her tür eyleyişi desteklememiz gerek.   
Mottoda belirtilen bir toplumsallığın savunucusu olarak yönetilenlerin yaşama alanlarının genişletildiği her eyleyişten yanayım. Referandum söz hakkının halka geçtiği bir eyleyiştir. “Halk bilmez, anlamaz, beceremezÖ” anlayışının daraldığı bir siyaset yapma biçimidir. Yönetenlerin hareket alanlarını daraltacak, silahın yerini bir parça daha  siyaset alacaktır.
Yetmez, ama evet!

NOT: Başlıktaki ifadede Hüseyin Yıldırım Abdullah Öcalan’ın sözlerini aktarıyor, Neşe Düzel’in röportajı, Taraf gazetesi, 26.07.2010.

Ömer Faruk:  Yazar