Zoru kolaya çevirmeliyiz

Her yiğidin yoğurt yemesi, her aday ülkenin AB ile müzakere deneyimi farklı. Yalnızca ülkesine göre değil. Kişisine, kurumuna, ekonomik duyarlılıklarına, sosyal konumuna ve siyasal bakış açısına göre değişen farklılıklar söz konusu.
Haber: BAHADIR KALEAĞASI / Arşivi

BRÜKSEL - Her yiğidin yoğurt yemesi, her aday ülkenin AB ile müzakere deneyimi farklı. Yalnızca ülkesine göre değil. Kişisine, kurumuna, ekonomik duyarlılıklarına, sosyal konumuna ve siyasal bakış açısına göre değişen farklılıklar söz konusu.
Forum İstanbul 2005 kongresinde bu konunun tartışıldığı oturumu yönetmek, bir karşılaştırma yapmak için iyi bir fırsat. Sunumlar, sorular, yanıtlar ve oturum sonrasındaki yorumlar birleştirildiğinde, ortaya bütünlüğü olan bir tablo çıkıyor. Tüm konuşmacılara ortak soru:
- Farz edin ki, AB'ye üyelik sürecinde Türkiye'nin başmüzakerecisi oldunuz. Öncelikleriniz neler olurdu?
Yanıtlar birbirini tamamlayan içerikte:
- En önemlisi makroekonomik istikrar. IMF ile ilişkiler, enflasyonun Avrupa Birliği ortalamasına inmesi, ekonomik büyümenin AB'nin çok üstünde seyretmesi, mali piyasaların gelişmesi... Kaçınılmaz olarak, siyasal istikrar. Orta Avrupa ülkeleri gibi kendi iç siyasal istikrarını çevresine de ihraç eder konuma erişmeli. Örneğin Polonya Ukrayna'nın demokrasiye geçişine katkıda bulundu. Ve tabii ki AB mevzuatını uygulamakta ciddi, inandırıcı, kararlı bir yönetim anlayışı. AB üyeliğine giden dönemde iktidarlar değişebilir, fakat hedef kalıcı olmalı. (Pawel Samecki, Polonya Merkez Bankası, AB Bakanlığı eski müsteşarı, Varşova)
Reform ve disiplin
- Kamu sektörüne derin bir reform ve disiplin gerekiyor. Fakat aynı zamanda özel sektörü de iyi bilgilendirmek ve değişime hazırlamak gerek. AB'ye uyum süreci toplum içinde kaygılar ve direnişler yaratıyor. Şirketler kendilerini neyin beklediğini çok iyi anlamalı ve hazırlıkta gecikmemeli. AB tarafından gelecek olumsuz sinyallerden ise, asla yılmayın. İspanya da zorlandı, dışlanmak istendi, engellendi. Hatta bu yüzden Portekiz daha önce hazır olmasına rağmen beklemek zorunda kaldı. Sabırla ve inatla hedefe ulaşmak gerekiyor. Sürecin en önemli aşaması diye bir şey yok. Şimdiden, ön hazırlıklardan tam üyeliğe geçişe kadar her aşamada seferberlik şart. (Büyükelçi Emilio Fernandez Castano, İspanya Dışişleri Bakanlığı, Ekonomik İlişkiler Genel Müdürü, Madrid)
İyi bir takım kurulmalı
- Başmüzakereci olarak çok iyi bir takım oluşturmak gerekiyor. Siyasal saplantılardan uzak bir anlayış öne çıkmalı. Her alanda ülkenin en iyileri, yetkilerle donatılmış bir şekilde müzakere heyetini oluşturmalı. Bürokrasinin dar duvarlarına hapsolmamalı. Ayrıca iktidarın dışında anamuhalefet ve diğer siyasal partilerin desteği de belirleyici önemde. AB'ye uyum süreci partiler üstü, saydam ve katılımcı bir anlayışla toplumu kucaklamalı. AB süreci iyi bilinmeli ve izlenmeli. Avrupa özel sektörünün temsil kuruluşu UNICE'ye üyelik bu bağlamda en etkin araç. TÜSİAD ve TİSK, UNICE'nin üyesi olarak AB'nin içinde, odağında tüm ülke için öncü rol oynuyorlar. Ve tabii ki medya, her konuda olduğu gibi bu yönde de başarılı bir sürecin baş aktörlerinden biri olmalı. (Karel Lukas, Çek Sanayileri Konfederasyonu AB ve UNICE Temsilcisi, Çek Cumhuriyeti eski Brüksel Büyükelçisi, Prag-Brüksel)
Başmüzakereci ve kurumsal yapı
- Başmüzakerecinin arkasındaki kurumsal yapı çok sağlam olmalı. Devletin tüm birimlerinin AB'ye uyum çalışmalarının eşgüdümünde, otoritesi tartışmasız bir kurumsal güce gereksinim var. Siyasal kararlılık, diplomasi, uzmanlık ve saydamlık özelliklerini yansıtan bir yapı olmalı bu. Eşzamanlı olarak, ülkede genel bir uzlaşma içinde işleyen bir süreç için çaba sarfetmeli. Müzakere aşamalarında sonsöz Bakanlar Konseyi'ne yani üye ülkelere ait olsa da, AB Komisyonu sistemin odağında. Komisyon ile günlük ilişkiler ortak çalışma anlayışı içinde etkin bir şekilde yürütülmeli. (Büyükelçi Murat Sungar, AB Genel Sekreteri, Ankara.
- Öncelik Türkiye'nin iç gelişmelerinde. Siyasi dönüşüm başarılmalı. Demokrasinin güçlenmesi, insan hak-ları ihlallerinin bitme-si, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Avrupa standartlarında hukuk devleti ve özgürlük ortamına yükselmeleri her zaman önkoşul. Bu ol-madan gerisi anlamsız. Mevzuat uyumunda hükümetin kararlılık yansıtan bir güç odağı olması da çok önemli. Bürokrasiye, özel sektöre ve topluma tereddütten arınmış bir ciddiyet ve disiplin içinde öncülük etmesi gerekiyor. (Büyükelçi Hansjörg Kretschmer, AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi, Brüksel-Ankara)
Daha önceki aday ülkelerin deneyimleri bu yönde çok önemli. Doğal olarak her biri farklı. Yeni üyelerin katılmakta olduğu AB de, her seferinde değişmiş bir siyasal oluşum.
İngiltere, İrlanda ve Danimarka
1973: İngiltere, İrlanda ve Danimarka. Birincisi AB'nin sonradan katılan ilk ve tek büyük ülkesi. İkincisi fakir olarak girdi, girişimcilik, yabancı sermaye ve teknoloji ile yıldızlaştı. Üçüncüsü zengin girdi, hep en zenginlerden biri olarak kaldı. Üçü de teknik olarak kolay uyum sağladı. Siyasal açıdan ise, birlik hedefine karşı hep çekingen kaldılar. Diğer taraftan, yetmişli yılların AB'si ortak pazar hedefine kısmen ulaşmış ve uluslararası petrol şoklarıyla sarsılmış bir Avrupa Ekonomik Topluluğu idi.
1981: Yunanistan. Demokrasiye yeni fakat hemen hemen pürüzsüz olarak geçmişti. Zorlanarak, arkadan itilerek, geçiş dönemleriyle girdi. Önce çok bocaladı, sonra zenginleşti, siyasal güç kazandı. Bu genişleme, Soğuk Savaş'ın ayazında, Batı bloku için Akdeniz'de güvenlik artırıcı bir hamle oldu. On ülkeli o dönemki Avrupa Ekonomik Topluluğu ortak pazar olmanın ötesini henüz göremiyordu.
İspanya ve Portekiz
1986: İspanya ve Portekiz. Çok çalıştılar. Kendilerini istemeyenleri köşeye sıkıştırdılar. Uzun bir uğraş sonucunda üye oldular. Çalışanların serbest dolaşımı gibi bazı alanlarda geçiş sürelerini kabul ettiler. Yıllar içinde zenginleştiler, taze demokrasileri pekişti.
Aynı yıl, Avrupa Tek Senedi ile önemli bir derinleşme hamlesi gerçekleşmişti:
Tek pazar hedefi, birçok alanda üyelerin veto yetkisinin azalması, dış politika işbirliğinin kurumsallaşması...
12'den 15'e
1995: İsveç, Finlandiya ve Avusturya. AB ortalamasına göre zengin, ileri demokrasi ve özel sektör sahibi ülkeler.
Aslında siyasal taahhüde girmeden, tam üyelik yerine Avrupa Ekonomik Alanı ile AB tek pazarına girmeyi tercih ediyorlardı. Fakat bu çerçevede kurumlara, yani karar alma sistemine dahil olamayacakları anlaşılınca tam
üyelik talep ettiler. On ikiler istemeyerek razı oldu. O dönemde artık siyasal kimliği belirginleşmiş, parasal birliğe doğru ilerleyen, Soğuk Savaş sonrası Avrupa'da tüm ülkeler için çekim merkezine dönüşmüş bir AB vardı.
Büyük genişleme dalgası
2004: Orta Avrupa, Baltık ülkeleri ve Malta ile Kıbrıs. Kalkınmış mini ülkeler olan son ikisi hariç, fakir ve demokrasisi kırılgan ülkeler olarak başladılar müzakerelere. Sonunda yabancı sermaye ile büyüyen, demokrasileri rahatlamış ülkeler olarak tam üye oldular. Çalışanların serbest dolaşımı gibi bazı alanlarda geçiş sürelerini, mali destek konusunda daha öncekilere göre farklı uygulamaları kabul ettiler. Yine de özellikle ekonomide toplumsal dönüşümleri sürmekte ve uyum sorunları yaşamaktalar. İyice derinleşmiş bir AB'ye üye oldular. Artık küresel rekabet ortamında yükselmek hedefine odaklı, kıtasal boyutta bir siyasal birlik projesi söz konusu.
Sıra bekleyen iki ülke
2007: Romanya ve Bulgaristan. Henüz nokta koyulmadı bu genişleme aşamasına. Şimdiye kadar AB'ye üye olanlar arasında ekonomik ve siyasal açıdan en hazırlıksız iki ülke. Müzakereleri çok zorlu geçti.
Defalarca durma aşamasına geldi, ertelemeler uçuştu, tehditler savruldu. Birçok geçiş dönemine tabi kalacaklar. Yine de sabırla uyum sürecini yürüttüler. Demokrasileri çağ atladı, ekonomileri düzeldi. AB, Doğu Avrupa ve Balkanlar'a doğru bu iki ülke ile genişleyecek. Karadeniz kıyılarına gelecek.
2009: Hırvatistan. Soru işareti. Ülke için değil, tarih için. Müzakerelerin başlaması savaş suçlusu bir generalin Lahey'deki uluslararası mahkemeye teslimi yüzünden gecikiyor. Bu arada ekonomisi ilerliyor. Zagreb uyum sürecinde zaman kaybetmemeye çalışıyor. Almanya ve Avusturya'nın himayesinde, AB ile ilişkilerini düzeltebilirse tam üyeliğe geçişi zor olmayabilir. Küçük ülke.
En büyük aday: Türkiye
2010-2014: Türkiye. Ünlem işareti. İngiltere'den sonraki ilk büyük ülke. Daha iyi bir laik demokrasi, güçlü ve kayıt içi bir ekonomi, çağdaş bir devlet ve eğitimi, bilimi ve kadın hakları ile nitelikli bir toplum olabilirse tam üyeliğe ulaşacak. Diğer adaylar gibi ekonomik açıdan AB ortalamasının gerisinde. Fakat onlardan farklı olduğu temel noktalar var:
İlki, daha eski bir demokrasi, fakat geçmişin hastalıklarını daha zor aşıyor. İkincisi, daha eski bir piyasa ekonomisi. Türk şirket kültürü çok daha ileride. Orta ve Doğu Avrupalıların UNICE üyesi olabilecek bir özel sektör kuruluşları yokken, Türk özel sektörü yıllardır Avrupa'nın temel direğini oluşturan bu camianın içinde. AB üyeliği serbest dolaşım, tarım ve bölgesel fonlar gibi bazı alanlarda geçiş dönemi gerektirebilir. Gerektirmeye bilir de. Denklemde önemli olan, AB'nin 2010 sonrası nerede olacağı. Kurumsal sistemi, ekonomik büyüme seviyesi ve siyasal olguluğu ile nasıl bir AB?
2010 sonrası: Norveç, İsviçre, Bosna, Arnavutluk, Makedonya, Moldavya, Ukrayna... Soru işaretleri, ünlem, üç nokta. İlk iki ülke zaten hazır. Yaşam standartlarını koruma içgüdüsünü AB'ye karşı temkinli tutuma dönüştüren kamuoylarının kıvama gelmesini bekliyorlar. Balkanlar'da ise henüz müzakere menziline giren yeni bir ülke yok.
Ukrayna da eğer bir gün bu aşamaya geldi ise, kurumları ve ekonomisi ile AB her açıdan başarılı bir küresel dev oldu demektir.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik müzakereleri boyunca birçok iniş çıkış yaşanacak. Müzakereden ziyade, üzerinde anlaşarak ilerlenen bir uyum süreci işleyecek.
Ne kadar iyi kavranmış, topluma iyi anlatılmış ve sağlam kurumsal temeller üzerine oturan bir süreç kurgulayabilirsek, bu derin dönüşüm yılları o kadar daha rahat geçer.
Geçmişi anlamak, bugünü değerlendirmek, yarına güvenmek gerekiyor. Farz edin ki, Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinde Türkiye'nin başmüzakerecisi oldunuz. Öncelikleriniz neler olurdu?