Kaybedenler için

 

Dün hüzünlü bir basın toplantısı izledim. 25 yaşında genç bir adam kameraların karşısında ağlayarak dünyanın en ünlü futbol kulübüne veda ediyordu. Ruben de la Red, Real Madrid’in altyapısından yetişmiş bir yıldızken kalp rahatsızlığı nedeniyle futbolu bırakmak zorunda olduğunu anlatıyordu. Hastalık iyileşir umuduyla 2 yıl mücadele etmiş ve yeni bir hayat planı yapmıştı. Real Madrid’in genç takımını çalıştıracaktı

Röportajı izledikten sonra Candan Erçetin’in malum klişe şarkısı dilime dolandı: ‘İnsan plan yapar, hayat gülermiş!’
Kazanmanın kutsandığı, başarıya tapılan bir çağda, kaybetmek ağır bir yük. Kolay altından kalkılacak iş değil. Gel gör ki işler her zaman planlandığı gibi hep kazanarak da yürümüyor. Mesela bir bakmışsın aşkın terk edilen yanındasın. Aniden işten kovulmuşsun. Sevgilin seni terk etmiş, gitmiş evlenmiş. Kalbin sana ihanet ediyor. Hatta bir kedin bile yok...
İşte o an hemen yıkılmak da yok! Zira kaybetmek de hayata dair. Yeni bir başlangıç, içine bakış, kendini buluş için mükemmel bir fırsat.
Kazanmanın medyada kutsandığı, reklamlarla teşhir edildiği bir düzende kaybetmek aynı zamanda sessiz bir devrim.
Deniz Baykal taze bir kaybeden olarak ne demek istediğimi en iyi anlayacak kişidir kuşkusuz. Kimsenin gözünün yaşına bakılmadığı bu iktidar kavgasında kaybedenlerin yalnızlığını en iyi o bilir.

Bugün bu vahşi kazananlar arenasında rakibi yere düştüğü anda ‘kazanan’ kılıcını kaldırıp “Ne yapayım” diye tribündeki izleyicilere soruyor. Hiçbirimizin kaybetmeye tahammülü yok. Kanlı bir modern zaman geleneği olarak başparmaklarımız yere dönük bir şekilde “Öldür öldür” diye bağırıyoruz.
Kazanmak yaşamak, kaybetmek ölmek demek.
‘Aşk Köpekliktir’ filminin sonunda o yazı belirdiğinden bu yana benim de aklımda hep aynı cümle var. Şu günlerde ihtiyacı olan birine ödünç verebilirim: “Biz biraz da kaybettiklerimiziz.”

Bir Beyaz Türk rüyası
Dün lider eşlerinin toplu fotoğraflarına bakan ‘Beyaz Türkler’ sanırım Mihriban Aliyeva’ya bakıp derin bir iç geçirdiler. Haksız da değiller. Üstelik azı yok fazlası var. Azeriler ona ‘başhanım’ diyorlar. Aslında göz doktoru. Entelektüel bir aileye mensup. Babası Arif Paşayev, Milli Havacılık Akademisi’nin kurucusu. Annesi Aida Hanım ise Arap-Mehcer edebiyatının ilk kadın araştırmacısı. 1983 yılından beri İlham Aliyev ile evli ve 3 çocuk sahibi. Bu yıl Esquire dergisi tarafından hazırlanan ‘Yaşayan En Seksi Kadınlar Atlası 2010’a girdi. ‘Yakut Haç’ ve ‘Kızıl Yürek’ gibi uluslararası ödülleri var. 50 ve 60’ların Hollywood modasını benimsiyor. ‘Chanel’ ve ‘Louis Vuitton’ tutkunu. 46 yaşında ama formunu 3 beyazı (tuz, şeker ve un) hayatından çıkarmasına borçlu. Bol su içiyor ve düzenli spor yapıyor. UNESCO tarafından iyi niyet elçisi seçildi. Dahasını yazmıyorum, düşünün. Nasıl CV ama? Gerçek bir Beyaz Azerbaycanlı!
Şimdi bu fotoğrafı eline alıp dalgın dalgın bakan ‘Beyaz Türk’ün yerine koyun kendinizi. Aklını fikrini Hayrünnisa Gül’ün ve Emine Erdoğan’ın türbanına takan benim Beyaz Türk kardeşim hasetle bakıp üzülmesin de kim üzülsün! 

 Önder Sav Twitter'da

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Twitter ve Facebook taarruzunu gazete manşetlerinden takip ediyorsunuz. O manşetlerin altında Önder Sav’ın telefonunu açık unuttuğu için dinlendiği iddialarının mahkeme haberleri var. Teknolojiye iki farklı yaklaşım! Peki ya Önder Sav Twitter’da olsaydı ne yazardı sizce? Sanırım şöyle şeyler okumak zorunda kalabilirdik:
Merhaba teşkilattaki yoldaşlar, bugün hâlâ koltuktayım. Kurultay bizim! Kendimi çok formda hissediyorum. Yeni CHP yok, eski CHP var.
Kemal araba istedi, Meclis’e gidecekmiş vermedim. Masrafa gerek yok!
Bazen düşünüyorum da Deniz Baykal’da iyi bir lider potansiyeli var. Neden olmasın!
Twitter’ı kim açık bıraktı.
Hangi düğmeden kapanıyor bu meret.


Çakma Aile Hekimliği
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Hayrünnisa Gül’ün elini neden sıkmadı gibi ‘ciddi’ bir sorunu tartışırken aile hekimliği gibi ‘küçük’ bir konuyu tartışmayı unuttuk!
Bilmem farkında mısınız artık hepimizin bir aile hekimi var. Normal şartlarda 3 yıl aile hekimliği ihtisası yapması gereken bir pratisyen ya da uzman doktor, 10 günlük basit bir eğitimle üç bin kişiden sorumlu bir ‘aile doktoru’ haline getirildi. Bu yapılırken pratisyen doktorlara bir de büyük kıyak yapıldı! ‘Maaşa zam, kıdeme son’ sloganı ile özel sektöre uğurlandılar.
Doktorlar aile hekimi olmaktan pişman olurlarsa devlet görevine dönmeleri mümkün ama yarın Allah kerim… Yanlış anlaşılmasın aile hekimliği inandığım, güvendiğim bir kurum. 10 günlük çakma bir doktor ne yapar bilmiyorum ama 3 yıl bunun ihtisasını yapmış bir doktor tam teşekküllü bir hastaneden çok daha size yakın ve faydalı. Aslında aile hekimliğinin yalnızca bir vatandaş için değil sağlık sistemimiz için de önemli faydaları var. Aile hekimleri hastaneye sevk edilen hasta sayısını %80 azaltabiliyor. Yani işi-gücü olan bir profesör karşısında sabahın ilk ışıklarından beri muayene olmak için sıra bekleyen bir grip hastasını bulmuyor. Ancak bir problem var. Şu anda bu sevk zinciri kurulmuş değil. Bir gün aile hekiminizin karşısında kendinizi bulduğunuzda “Sizin uzmanlık neydi doktor hanım” diye sormaktan çekinmeyin. Ne olur ne olmaz kendinizi orijinal Türk aile hekimlerine emanet ediniz.