Angelina!

Angelina Jolie'nin azminden etkilenmemek zor. Lara Croft'dan bu yana etten kemikten kadın rolü oynamadı gibi...

Angelina Jolie’nin azminden etkilenmemek zor. Lara Croft’dan bu yana etten kemikten kadın rolü oynamadı gibi bir şey. Imdb’ye bakılırsa vücudunda Tenessee Williams’dan bir alıntının yanı sıra çeşitli Japon ve Kızılderili işaretlerinin dövmeleri var. Bıçak koleksiyonu da cabası; bu bakımdan, aksiyon filmleri şemsiyesi altında yeni kuşak soğuk savaş filmlerinin kraliçesi olmasına şaşmamalı.
Eski Bond’larda kızlar bir an bile giyinmeyen seks köleleriydiler. ‘Goldfinger’da vücudu baştan aşağı altın yaldızla boyandığı için ‘altın zehirlenmesi’nden ölen Shirley Eaton çocukluğumun kabusları arasındadır. Hain ve çok hınzır bir planı gerçekleştirmek üzere yetiştirilen Evelyn Salt öyle mi ya? Baştan aşağı titanyumdan yapılmış gibi ve onu değil bir yatak odasına kapatmak, herhangi bir dört duvar arasına kapatmak mümkün değil.
Nitekim ‘Salt’ filmi sık sık birkaç dakikalığına duruyor ve Evelyn bulunduğu yeri tarümar ettikten sonra devam ediyoruz. Filmi seyrettiren şey tam da bu; ‘girl power’ tabir edilen şeyin tanımlar ötesi, robotik bir enerji, daha doğrusu bir irade haline getirilişinin gösterisini seyretmek. Evelyn, ‘Metropolis’deki Brigitte Helm’in son teknolojiyle canlandırılmışı sanki; Büyük Beyaz Tanrıça. Onun ne sadece Slav zulmünün kuklası ne de sadece CIA’nın göbeğinde bir tahrip kalıbı olduğuna inanmak mümkün. Kendi başına hareket eden bir enerji topu, bir ‘şey’. Kore işkencesinden kurtulmasıyla açılıp eyleme devam için evin kapısından çıkar gibi helikopterden atlamasıyla biten bu filme bakarsak maceraları sürecek. Evelyn’in, tabir caizse, Lois Lane’i kim dersiniz? Kendi halinde, fedakar bir örümcek bilimci adam. Bu durdurulmaz enerjinin yakıtının herhangi bir romans olduğuna inanmak zor, Evelyn’in domestik sahadaki tek becerisi de iyi kötü kahvaltı hazırlamak ama ‘Salt’daki en etkileyici sahnelerden biri de örümcekçi oğlancığa kötü davrandıkları sahne. O sahnede, Wajda filmlerindeki unutulmaz rollerinden kötü Rusluğa doğru rütbe-i tenzil eden Daniel Olbrychski dünyanın kaç bucak olduğunu görüyor, seven kadının intikamı neymiş anlıyor. (Bond’un zavallı Shirley Eaton’a iki damla gözyaşı döktüğünü bile hatırlamıyorum. Olsa olsa bu centilmenlikten uzak Oryantal barbarlık karşısında yüzünü buruşturmuştur.)
‘Dişi örümcek’ Evelyn Salt, gözlerinde giderek yoğunlaşan bir öfkeyle (‘gazap’ daha doğrusu) dişi örümceklerin eşlerine yaptığı şeyin tam tersini yapıyor, hatta daha çok yavrusuna kötülük edilmiş bir anne aslan gibi davranıyor. Filmin soğuk savaş filmi ruhunu diriltme çabaları falan hikaye; iki Sovyet atletinin sülbünden gelen bu ölüm makinesi için Doğu-Batı, Rus-Amerikan yok. Tıpkı sevdiği küçük kıza kötü davranıldığını görünce bir tahrip aletine dönüşen Dr. Frankenstein’ın robotu gibi intikam, intikam, daha çok intikam var. Bakalım öteki filmlerde ne olur. Evelyn’in örselenmiş annelik, korumacılık, kartal kadınlık dürtüleri dünyayı düz etmeye yeter mi? Bir gün Mrs. Smith’e rücu eder mi? Sadece Angelina Jolie’nin gözlerindeki intikam ateşini görmek için beklemeye değer. Angelina’ya oranla, Alman filmi ‘Kapı’da geçmişle gelecek arasında kalmış ressam adam ailesine sahip olma konusunda nal topluyor denebilir. O şahane, kedili ‘Felidae’ polisiyelerinin yazarı Akif Pirinççi’nin hikayesi fantastikle polisiyeyi karıştırmayı deniyor. Fakat film baştan savma çekim ölçekleri, Alman banliyö fantazisi, hele hele geçmişe gelecek arasındaki geçidi son derece heyecansız yorumlayışıyla Avrupalılarca yapılmış bir Amerikan kurgu bilim- gerilim filmi özentisi oluyor. Bondlardan Titanlara oradan Dogmalara kadar çeşitli filmlerde dev boyutlarıyla arzı endam eden Danimarkalı Mads Mikkelsen ressam rolünde abidevi, ama 1.73’lük boyuyla dünyayı düz eden Angelina’nın becerdiğinin yüzde birini beceremiyor. Onun sonunun da Daniel Olbrychski gibi olmasından korkulur.