Öz...

Yandaki şiiri 1984 yılının Ocak ayında yazmıştım. Mamak Cezaevi?nde vahşet düzeyindeki uygulamalara karşı yaptığımız, kırk gün süren açlık grevinin ileri bir aşamasında...

Yandaki şiiri 1984 yılının Ocak ayında yazmıştım. Mamak Cezaevi’nde vahşet düzeyindeki uygulamalara karşı yaptığımız, kırk gün süren açlık grevinin ileri bir aşamasında, hayatımın bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmesine benzeyen bir süreç içinde yazdığım inanılmaz miktardaki şiirsel metinlerden biridir. Ölüm sinyalleri alan organizma beyinde ve bellekte yoğunlaşıyor belki de, bilmiyorum.
Şimdi düşününce, bu şiir için bir başka tetikleyici daha buluyorum: Yakalanan bir Asala mensubunun, Mamak Cezaevi’ne getirilmesi ve onu idamının öncesindeki günlerde avluya çıkardıklarında uzaktan, kısacık bir süre görmüş olmamız.
Yalçın Küçük bu şiiri görünce, alıp 1987 yılının Temmuz ayında çıkan Toplumsal Kurtuluş dergisinin bir sayısında yayımlamıştı. (Evet, bildiğimiz Yalçın Küçük.)
Şimdi “Germili Kanıt”ı özellikle “bir ad konulacak birlikte ölmelere” dizesi için alıntılıyorum; çünkü, imzaya açılan özür metninde bana en önemli görünen noktalardan biri, 1915 olaylarına ortak bir ad konabilmesi oldu: Büyük Felaket. İnancım o ki, ortak bir adlandırma, konuşabilmenin, diyaloğun ve giderek barış dediğimiz şeyin temel taşlarından biridir. Tutunulabilecek bir daldır bu iki sözcük, düşmanlık düşkünü olmayan herkes için. Öncesi ve sonrasıyla 1915 gerçekten bir büyük felakettir.
*
Bana göre, Türkçede “Ermeni dölü” gibi bir küfrün varlığı, büyük bir felâketin açık işareti olarak, Türkçeyi sahiplenen herkes için yeterli bir özür nedenidir. Hiçbir koşulda şakaya gelmeyen, açıkça soya sopa dair bir küfür bu. Türkçedeki diğer ırkçı sözlerin hiçbirinin bu sözle kıyaslanabileceğini sanmıyorum. “Büyük Felaket” de tıpkı Kürtlük gibi yok sayılmasaydı böylesine utanç verici bir küfür herhalde dilimizde bu kadar yer bulamazdı. Hrant Dink’in katline giden akıldışı nefret birikiminin de önüne geçilmiş olurdu.
*
TBMM Başkanı Köksal Toptan, özür kampanyası için, “Tek yanlı olarak Türkiye’yi mahkûm etmeye çalışmak” demiş (22.12.2008 tarihli Radikal). Özür dilemek işteş bir fiil değildir ki iki yanlısı şart koşulsun: Tek yanlı bir fiildir ve taşıdığı erdem de esas olarak buradan kaynaklanır. Her tür pazarlıkçı ya da çıkarcı hesaplaşmayı dışladığı için erdemlidir, tıpkı sevgi gibi.
Özür metninde Türkiye’ye mahkûmiyet yok, eleştiri var: ‘Büyük Felaket’e duyarsız kalındığı, olup bitenler inkâr edildiği için. Özür bunun için.
*
Bazı büyükelçiler, özür metnine karşı bildiri yayımladılar ve Asala terörünü anımsattılar. Asala teröristlerinin “Ermeni kardeşlerimiz”den olmadığını en iyi bilmesi gerekenler büyükelçilerdir oysa. Özür metni, “Ermeni kardeşlerimiz” demektedir. Cinayet işleyenler, ırkçılar, faşistler ve savaş kışkırtıcıları kardeşimiz olamaz. Kökeni ne olursa olsun.
H
Tepkiler, onyıllardır nefret biriktirmiş bir gerilimi gösteriyor. Belli ki bu gerilimden  nasıl çıkabileceğimizi düşünmeyip yalnızca nefrete gerekçe bulmayı iş edinmiş olanların zihninde, işittikleri ya da okudukları her “Ermeni” sözcüğü “soykırım”, dolayısıyla düşmanlık olarak yankılanmaktadır. Buna başta Halaçoğlu olmak üzere bazı tarihçiler dahil. Dünya Ermenilerinde iyi etki bırakabilecek her davranışı otomatik olarak kötü bulmayı görev biliyorlar.
*
“Yurttaştan yurttaşa” ilkesi iyi bir ilke. Tıpkı eğitim kültürümüz gibi, fena halde tek yönlü olan, yani babadan oğula, devletten yurttaşa, yukarıdan aşağıya işleyen, bu nedenle de feodaller gibi kasılıp kalmış olan siyasal kültürümüzün çokyönlülük atılımına ihtiyacı var. Bütün dünyada öyle ama, bazı yerlerde daha fazla öyle.

Süheyla Bayrav’ı yitirdik. Doksan küsur yaşındaydı. Türkiye’nin hem ilk, hem de en önemli dilbilimcilerinden. Türkçede dilbilimin ve dilbilim terimlerinin gelişmesine unutulmaz katkıları var. “Yapısal Dilbilimi”, “Filolojinin Oluşumu” ve “Dilbilimsel Edebiyat Eleştirisi” başta olmak üzere, tümü Multilingual tarafından yayımlanmış çok sayıda kitap yazdı. Her biri dilde tasarruf ilkesinin somut bir örneği olan temel başvuru kaynaklarıdır bu kitaplar. “Dilbilimsel Edebiyat Eleştirisi” her edebiyat okuru için, “Filolojinin Oluşumu” ise her okur
için vazgeçilmezdir: Dillerin, yazının, kitap denen nesnenin, dilbilgisinin tarihçesi ve bütün bunlar ile edebiyatın ilişkisi üstüne kısa ve net bilgiler sunar bu yapıtlar bize.
Süheyla Bayrav, Türkiye’nin önde gelen bir başka dilbilimcisinin, Fatma Erkman’ın annesidir.
Sevgi ve saygıyla anıyorum.  

Germili Kanıt
Gökte akşam yüksekliğine dalmak
tepelerin ürpertisiyle
pencereden aşarak
süzülen ova yeşil koyusu
yoncalığın ora bir kara nokta
karşı dağın yamacı, Karşılar
yemiş bolluğuna boğulmuş idi
arada dereden geçip tırmanıp
bağ bozumunda bahçeler talan
çit çalısı ekmeyi ermeniler bilirdi
taze bağırsak içinde
bu çitler, bu bahçeler onlardan kalmış idi
Köyün Başı’nda dört konak, Konaklar
bahçesinde mermer havuz
yüz yıl var aşılanmış kayısılar
Mustafa emmi gibi (doğuşunda Digran)
sağlıklı ve saygındılar
Küçük Digran, kaç küçük Digran, boğazlanmaktan
kaçırıldı türk anneler tarafından
köylüler bilir
gizli erdem, sır, suç ortaklığı
kesildi büyükler
kan aktı koca dere
arada dereden geçilir
Karşılar’ın bahçeleri, Konaklar’ın evleri
bozulmaz çitleri, dokunulmaz, saygı
olduğu gibi eskir
meyveleri yenir, yazın taze kışın çir
eken ellere hayır dua edilir
Germili’de gömülüdür iki halkın dostluğu
taze bağırsak içinde ekilidir
Gelsin bağ bozumu, aşılsın çitler
birlikte ağlanacak kan akan derelere
bir ad konulacak birlikte ölmelere
eski ve yeni
haramilere

Dil meseleleri
Geçen haftaki yazıda kullandığım “beşuş” sözcüğünü doğru anladığından emin olamayan bir arkadaşım telefon etti; internetteki AKDTYKTDK sözlüğünde bulamamış. Belki iyi bakamamıştır diye ben de baktım, bu sözcüğün orta boy bir sözlükte bulunmaması tuhaf geldi bana çünkü. Gerçekten de yoktu. Oysa edebiyatta da geçen bir sözcüktür ve diğer tüm sözlüklerde yer alır...