Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, verdiği röportajda ‘Robert Kolej’de de MIT’de de (Massachusetts Institute of Technology) okudum, Ama hala laz uşağı olarak duruyorum’ şeklinde konuştu.
Selçuk Bayraktar, Patronlar Dünyası’na verdiği röportajda, çocukluğundan okul yıllarına kendi ile ilgili hiç bilinmeyen detayları anlattı.
Kendini “Türk Müslüman Selçuk Bayraktar. Bu ülkenin evladı” olarak tanımlayan Bayraktar,Robert Koleji’ni annesi sayesinde kazandığını anlattı ve babasının okula gitmeden önce kendine verdiği nasihatı okuyucularla paylaştı.

İşte Patronlar Dünyası’ndan Toygun Atilla’nın o röportajı:
ÇOCUKLUĞUNU ANLATTI
Selçuk Bayraktar’ın hikayesi Sarıyer’de başlıyor. Dedesi balıkçı. Deniz, onun çocukluk oyuncağı. “Sarıyer bizim için balıkçı kasabasıydı” gibi diyor. Altı yaşında olta ile tanışıyor, ağ atıyor, mahalle kültürü ile büyüyor.
“Site çocuğu değil, mahalle çocuğuyduk. Deniz hayatımızın içindeydi”
Hafızasında bir vapur iskelesi var. İlk balık tutma anısı altı yaşında. “Voli” denilen uzatma ağlarla gece avları, ufak tekneyle ağ atmalar, yakalanıp birlikte pişirilen balıklar.
Deniz, onun için bir manzara değil aynı zamanda bir disiplin. Çocukken teknenin motorunu tamir etmek, bakım yapmak, sintine temizlemek, aileyi tekneyle gezdirmek gibi detaylar, Bayraktar’ın dünyasında “öğrenmenin” kitaplardan önce sahada başladığını gösteriyor. Bu arada söylediği bir cümle karakter özeti gibi düşüyor masaya…
“On yaşında kaptan gibiydim”
Bu çocukluk dünyasının merkezi ise Sarıyer’in Garipçe köyü…Nüfusa kayıtlı olduğu yer…
“Dedem balıkçıydı” diye başlıyor cümleye… O konuştukça ve anlatmaya başladıkça, köy kültürünün onun anlatısında sadece folklor değil aynı zamanda güçlü br muhazafakarlık zemini olduğunu anlıyorum.
Garipçe’nin “çok mütedeyyin” oluşunu, köyde alkol olmamasını, dedesinin sigara ve alkole karşı sert tavrını anlatıyor. Aile mezarlarının orada olmasını, babası rahmetli Özdemir Bayraktar’ın orada yatmasını, kendisinin de “son istirahatgah” vurgusu olarak orayı söylemesi Selçuk Bayraktar’ın kökleri ile kurduğu ilişki ve hayatı temellendirdiği yer açısından anlamlı bir söylem içeriyor.
AİLE İÇİ TABLO
Selçuk Bayraktar, “Babam evdeki otoriteydi” diyor. Mühendis ve sürekli çalışan bir baba. Bu çocukluk günleri için bir boşluk değil daha çok bir disiplin kaynağı…
Annesi Canan hanım ise ayrı bir anlam ifade ediyor onun için… İktisatçı, İstanbul İktisat mezunu… Sanayi Kalkınma Bankası’nda çalışmış. 70 ‘li yıllarda üniversite mezunu ve çalışan bir kadından bahsediyoruz. Henüz üniversiteyi bitirmeden çalışma hayatına atılmış kendi kazandığı para ile kendi arabasını almış bir kadından bahsediyoruz.
Canan Bayraktar böyle bir kadın…
Selçuk Bayraktar annesi ile ilgili bunları anlatırken, “O yıllar için çok aydın” vurgusu ve tanımlaması annesini yalnızca “çocuk büyüten kişi” olarak değil, bir rol model olarak gördüğünü de gösteriyor.
Selçuk Bayraktar annesinden bahsederken “İlkokulda annemi çok özlerdim” diye bir cümle kuruyor.
Bu özlem, Selçuk Bayraktar’In aile ve çalışma düzenine dair bugünkü tercihlerinde de sessiz bir arka plan gibi duruyor.
“Çocukken annemi çalıştığı için çok özlerdim” cümlesi ilerde kendi çocuklarıyla kurduğu “birlikte olma ” modeline bağlanan bir hafıza gibi…
Neden mi böyle söylüyorum, Odaya bir anda 2 yaşındaki oğlu Asım Özdemir giriyor. Hemen koşarak babasına sarılıyor. Birlikte kısa da olsa zaman geçiriyorlar.
Asım Özdemir, Baykar tesislerindeki tüm çalışaların çocukları ile birlikte kreşte zaman geçiriyor. Gün içinde de baba-oğul zaman zaman bir araya gelip hasret gideriyor.
Selçuk Bayraktar’ın “Çocukken çok özlerdim” dediği annesi Canan hanım ile de Baykar tesislerinde artık hep bir arada… Oğlu ile aynı çalışma katında kendine ait bir odada, Baykar’ın muhasebe departmanını yönetiyor. Canan anne bir anlamda Baykar’ın tüm finansal akışını kontrol eden gizli patronu dersek teşbihte hata yapmayız sanırım. Sadece muhasebe de değil kurucusu olduğu Can Sağlığı Vakfı ile ilgili çalışmaları da yürütüyor. Ana-oğul artık birbirlerini her özledikleri an birbirlerine sarılıp, birbirlerinin kokusunu duyacak, özlem giderecek kadar yakın…
ANNEM SAYESİNDE ROBERT’E GİRDİM
Eğitimde de annesinin rolünü saklamıyor: “Annem çalıştırdı beni sınava.” Ders çalışmayı sevmediğini söylüyor; matematiğe ve fene meraklı ama “zor disipline edilen” bir çocuk. Robert Kolej’i ve İstanbul Erkek’i kazanmasının arkasına da annesinin disiplinini koyuyor: “Annem sayesinde Robert’e girdim.”
Selçuk Bayraktar’ın anlatısında mühendislik bir “zeka gösterisi” değil; bir “kurum kültürü.” Küçük yaşlardan itibaren atölyede çalıştıklarını, babası Özdemir Bayraktar’ın kurduğu Baykar’ın o dönem talaşlı imalat yaptığını anlatıyor. Tornada, frezede, tesviyede… “Yağın pasın içinde.”
Onların kış tatilleri, Uludağ hikâyeleri yok. Onların tatili Sarıyer’in denizi. Bu sert ama gerçekçi arka plan, Bayraktar’ın teknolojiye bakışında romantizmin değil dayanıklılığın belirleyici olduğununda bence en önemli göstergesi…
MODEL UÇAK MERAKI VE ÇOCUKLUK ANILARI
Söyleşimizin en canlı damarlarından biri de model uçak anlatısı. Babasının yurt dışında çalışırken getirdiği ama uçuramadığı model uçağı “sonra bana nasip oldu” diyerek anlatıyor. Garipçe’de düzlükte model uçak uçurmak 90’lı yıllarda “çok nadir” bir faaliyet. O günler Bayraktar’ın çocukluk merakının somut fotoğrafı.
Hatta içten yanmalı benzin motorlu model uçaklarla evin önünden kaldırıp denize indirme hikâyeleri var. Komşuların hatırladığı bir “garip” çocukluk. Robotiğe ve model havacılığa merakını burada kuruyor. Bir de kritik detay: Babası Özdemir Bayraktar, pilotluk eğitimi almış; sekiz yaşında onu Samandıra’ya götürüp ufak uçaklarla uçurmuş. Bayraktar’ın da hususi pilot lisansı var. “Havacılık öyle girdi kanıma” diyor. Bu cümle, bugün “yüksek teknoloji” denen şeyi çocuklukta “hürriyet duygusu”yla bağlayan bir köprü.
ERKEK ÇOCUK İÇİN BABA KAHRAMANDIR
O yıllarda kahramanınız kimdi diye soruyorum?
“Erkek çocuk için baba kahramandır” diyor. Sonrasında muhabbet açıldıkça anlıyorum ki, onun için kahramanlık sadece “güç” değil; mühendislik formasyonu. Ufacık yaşta mühendisliğe merakı baba figürü ile birleşiyor.
Sohbetimiz o sırada beklenmedik bir yere gidiyor…
Ansiklopedi. Resimli bilgi ansiklopedisi. Oradan hayvanlara bakması, “müellifi belli” bilgi vurgusu… Bugün geliştirdikleri “Küre” isimli açık kaynak ansiklopedi projesine bağlanıyor. Bilginin kaynağı ve yazarı meselesi, onun teknoloji anlayışında “hakikat” ve “metodoloji” ile iç içe.
GARİPÇE KÖYÜ’NDEN ROBERT KOLEJ’E
Selçuk Bayraktar ile söyleşimiz ilerledikçe Sarıyer’in Garipçe köyünde bir balıkçı kasabasında geçen çocukluk, mütedeyyin bir çevre sonrasında ise Robert Kolej…
Tüm bunlar film şeridi gibi dönüyor kafamda. Soruyorum, “Garipçe köyünden Robert Koleji’ne… “Beyaz Türklerin” çocuklarının okuluna… Nasıl uyum sağladınız ? Sizin hayatınızda neler değiştirdi ? “
Selçuk Bayraktar, Robert’e geçişi “kasabadan gelmiş gibi” diye tarif ediyor. Sarıyer’den Robert’e geçiş, bir sosyal-kültürel bir değişim. Bu geçişin duygusal ve ideolojik yükü var onun için.
BABA NASİHATI: AMERİKA’NIN DEVŞİRME MEKTEBİNE GİDİYORSUN
Babası Özdemir Bayraktar, daha okula gitmeden tembihlemiş: “Burası Batı’nın Amerika’nın devşirme mektebi gibi bir yer.” Osmanlı’nın devşirme benzetmesini tersine çevirerek kullanıyor. Robert’in misyoner kökenini hatırlatıyor; “inanç dünyamız açısından büyük farklar” diyor. Bu cümleler Türkiye’de tartışma çıkarır; ama aynı zamanda Bayraktar’ın kimliğini nasıl kurduğunu anlamak için referans niteliğinde.
Bu gerilim, onda kopuşa değil, “bilerek okuma” refleksine dönüşmüş görünüyor. Bir yandan da Robert’in ona açtığı başka bir pencere var: farklı kültürlere ilk kez maruz kalma. Sarıyer’in kasaba kültüründen, İstanbul’un ve Türkiye’nin başka kültürlerine geçiş. İşte tüm bunlar bugün karşısınıza çıkan Selçuk Bayraktar’ın hamurundaki en onemli unsurlar…
HÂLÂ LAZ UŞAĞI
Selçuk Bayraktar’ın Amerika anlatısı, “Batı beni değiştirdi” klişesine gelmiyor. Tam tersine.
“Robert Kolej’de de MIT’de de okudum, Ama hala laz uşağı olarak duruyorum.” diyor ve kahkaha atıyor. Sonra yine gülerek ekliyor; “Allah’tan anacığım Kastamonu’lu ya her ikisi de Trabzonlu olsaydı”
Söyleşimizden sonra Selçuk Bayraktar’ın söylediklerini düşünüyorum. Kurduğu cümleler iddialı olduğu kadar sosyolojik bir itirazı da içinde barındırıyor. Küresel tüketim kültürünün “stereotip” insan üretmesine karşı çıkıyor. “Herkes Amerikalı gibi olursa robot gibi insanlar olacak” diyor. Kendi “orijinal” kalışını bir renk olarak savunuyor. Fransa, Yunanistan, Hindistan, Çin, Tayvan gibi farklı milletlerden arkadaşlarla “fıkra gibi” bir grup olduklarını anlatması da bu renklilik fikrini güçlendiriyor.
Selçuk Bayraktar, küresel elit sistemin içinden geçip onu reddeden bir dil kuruyor; ama bunu kaba bir anti-Batı diliyle yapmıyor. “Seçici öğrenme” diyebileceğimiz bir pozisyona eviriyor. Bence çok kıymetli bir pencere…
TÜRK VE MÜSLÜMAN SELÇUK BAYRAKTAR
Şimdi tam yeri diyorum kendi kendime… Böylesi bir hikaye ve geçmişten sonra peki “Selçuk Bayraktar kendini nasıl tanımlıyor ? “
Kendini “Robertli/Amerika eğitimli” gibi etiketlerle tarif etmiyor. Tek bir cümle söylüyor ve hiç düşünmeden yanıtlıyor: “Türk Müslüman Selçuk Bayraktar diye tanımlarım. Bu ülkenin evladı.”
SELAHADDİN EYYUBİ’NİN DE FATİH SULTAN MEHMET’İN DE EYÜP SULTAN’IN DA TORUNUYUZ
Ardından “biz etnik olarak bir millet değiliz” diyerek medeniyet tanımı yapıyor: “Selahaddin Eyyubi’nin de torunuyuz, Fatih Sultan Mehmet’in de, Eyüp Sultan’ın da…
