Hayal

"[F]otoğrafçı gerçek dünyada yaşar. çizer hayal dünyasında". Tan Cemal, 25 Temmuz 2009 tarihli Radikal'in Cumartesi ekinde, fotoğrafçı ile çizeri karşılaştırırken böyle diyordu. 'Hayal'...

“[F]otoğrafçı gerçek dünyada yaşar. çizer hayal dünyasında”. Tan Cemal,
25 Temmuz 2009 tarihli Radikal’in Cumartesi ekinde, fotoğrafçı ile çizeri karşılaştırırken böyle diyordu. ‘Hayal’ sorununu ele almak için bu cümleden daha iyi bir çıkış noktası zor bulunur.
‘Hayal’ konusu gerçekten de bir sorun; çünkü, insanlık kültüründe pek çok açıdan sonsuzca önem taşıyan bir edimi anlatan ‘hayal’ sözcüğünün Türkçe anlam alanında, ‘yanılsama’ ve ‘boş iş’ de yer alıyor. Hayal âlemi, hayal kurmak, hayal kırıklığı, hayal meyal, hepsi hayal oldu,  bunların hepsi hayal, hayal oyunu, hayallere dalmak, hayale kapılmak, hayalî ihracat... Bu sözler genel dilde, az ya da çok, ama hep olumsuzluk yüklü.
Sorun oluşturan da bu olumsuz yük: Hayal etmek bizim toplumumuzda makbul değil. Makbul olmayınca, hayal etmeyi öğrenmek de akla kolay kolay gelmiyor. Oysa hemen her alanda, öğrenmenin, anlamanın, düşünmenin, keşfetmenin, başarmanın en iyi yordamlarından biri hayal etmek. Tan Cemal’in yukarıdaki cümlesinin önemi de buradan ileri geliyor.
Tan Cemal’in bu cümlede ‘hayal dünyasında yaşamak’tan kastı nedir? ‘Çizer hayal dünyasında yaşar’ sözü ne anlama geliyor? Tan Cemal, çizerin bir yanılsama içinde yaşadığını, boş işlerle uğraştığını mı söylüyor, yoksa, hazırda bulunmayan bir şeyleri kendi zihninde oluşturarak, kendi zihninde var ederek çalıştığını mı?
Kendisi bu soruyu açmamış, ama bana kalırsa, ikincisini söylüyor. Başka bir deyişle, gündelik dilde genellikle olumsuzluk yüklenen ‘hayal dünyasında yaşamak’ sözünü, özgül ve verimli bir bağlamda kullanıyor Tan Cemal: Hayal kurmak, çizerliğin başlıca, hatta vazgeçilmez yolu yordamıdır, diyor. Çok haklı.
Bence hayal kurmak, yalnızca çizerliğin değil, fotoğraf da dahil daha pek çok işin vazgeçilmez yordamlarındandır. Elbette, bazen bu fotoğraf meselesindeki gibi daha dolaylıdır hayal etmenin payı. Hayal etmeden başardığımız işler yalnızca alışkanlık kespettiğimiz, otomatikleşmiş işlerimizdir.
Böyle düşününce, ‘hayal’ kavramına yüklenen olumsuz anlamların nasıl da ketleyici olabildiği ortaya çıkıyor. Hayal kurma edimi olumsuzlanınca, dışlanıyor ve çocuklarla gençler hayalden uzak tutulmaya çalışılıyor: ‘Hayalci’ değil, ‘gerçekçi’ olmak lazım diye. Oysa bu ‘hayalci/gerçekçi’ ikilisi, gerçeklik ile hayal olan arasındaki bütün bir dünyayı yok ediyor.
Yapacağımız işi önceden hayal ettiğimizde, daha iyi yapıyoruz. Bu dediğimi en iyi anlayacak olanlar sporculardır sanıyorum. Sporcu, diyelim bir sırıkla yüksek atlama öncesinde, atlama ânını hayal eder; bulunacağı yer, kendisini çevreleyecek koşullar, göreceği şeyler vb. ‘Hayal etmek’, gözünde canlandırmaktır çünkü; olabildiğince hissetmek ve olabildiğince planlamak, ayrıntılandırmak vb.
Dolayısıyla, hayal kurmak gerçekte en sınır tanımaz yaratıcılıklar kadar, hayatla pratik ilişki kurmanın da birinci sınıf bir yoludur.
Ama hayal kurmanın da diğer her tür edim gibi iyisi ve kötüsü vardır elbette. Toptan reddedip işin içinden çıkmak yerine, iyisi ile kötüsünü ayırt etmek gerek.
Hayali Küçük Ali’yi en derin saygıyla anarak.

Diyarbakırlı Barış Elçisi Sait Şanlı öldü. Barış Meclisi üyesiydi.
Aralarında kan davası olup onun tarafından barıştırılan ailelerin sayısı 449’u bulmuş. Sevgiyle anılacak. 


Açıklama
18.9.2008 tarihli yazımda, feminist araştırmacı Hülya Tarman’ın uğradığı haksızlıklarla ilgili iki paragraflık bir bölüm vardı. Necdet Şen’le ilgili bir cümle de vardı paragrafların ilkinde. Kaynağım ise Tarman’ın altmış küsur üyesi bulunan bir internet grubuna yazdıklarıydı.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=899203&Date=18.9.2008&CategoryID=113
Necdet Şen, “Derkenar” adlı internet sitesinde yayımladığı 6 Mart 2009 tarihli yazıda, büyük bir nezaketle, Hülya Tarman’ın başına gelenler için çok üzüldüğünü, ancak benim yazımda kendisiyle ilgili olarak söylediklerimin hiçbir biçimde doğru olmadığını yazmış:
http://www.derkenar.com/necdetsen/kiloyla-kesekagidi-okkayla-bos-laf/
Şen’in yazısını görünce, Tarman’a yazarak durumu bildirdim ve ayrıntı istedim. Tarman, olayla ilgili diğer bilgilere ilişkin ayrıntıları yazdı bana, ama Necdet Şen’le ilgili bir şey yazmadı. Yeniden sordum, bu kez hiç yanıt alamadım. Şimdi aradan yeterince zaman geçtiğinden, bu açıklamayı yazmak gereğini duyuyorum.
Necdet Şen’in adı olaya haksız yere ya da yanlışlıkla karıştıysa ve bunda benim bir payım olduysa, bunun için kendisinden özür diliyorum. Bu adı üçüncü bir yazıda daha anmak zorunda kalmamak dileğiyle...

Dil meseleleri
Kendine özgü bir söyleyişi ve konuşması olan politikacıların etkili olma şansı genellikle daha yüksek sayılır. Deniz Baykal, etkili konuşmak için kendini o kadar zorluyor ki, vurguları teatralleşiyor, konuşmasının hiçbir doğallık şansı kalmıyor.
Recep Tayyip Erdoğan, aldığı eğitim gereği olmalı, topluluklara seslenirken çok büyük ölçüde vaaz tonunda konuşuyor. Son dönemlerde Yaşar Nuri Öztürk vurgusu da işitiliyor arada bir konuşmasında: Onun gibi, sözcük içi vurguyu, eklerden bir önceki heceye kaydırıyor: “Topluluklara” derken “-luk” ekinin vurgulanması örneğindeki gibi. Erdoğan’ın konuşmasındaki en özgün yanın beden dili olduğu görüşüne katılmamak zor.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün belki sesi kendine özgüdür, nerede işitsek tanırız; ancak, söyleyişi ve konuşması için aynı hükme varmak zor.
Bülent Arınç’ın konuşma tarzı ise, insanların konuşma tarzı üzerinde de etkide bulunan ender örneklerden biri. Tonlamaları ve vurguları her zaman içeriğinden az çok bağımsız olarak alçakgönüllü ve yatıştırıcı. Hatta sevecen diyecektim ama, sevecenlikle babacanlık arası demek daha doğru: Muhataplarını çocuk yerine koymanın sınırlarında dolaşıyor çünkü. Arınç’ın sesine, söyleyişine, artık başka pek çok
kamusal kişide de rastlıyoruz. Cemil Çiçek başta olmak üzere...